25 Aralık 2025

Tutuklu Kalmak

Bir Toplum Neden Susmaya Başlar

By In Beyanat

Kuytu sokakların en hareketli yerlerinden topladılar önce bizi. Şehrin meczubu diye yaftalayarak açılıp hakikati haykırmasın diye ağzımıza kilit vurdular. Ellerimizi bağladılar. Tüm nişanlarımızı söktüler göğümüzden. Omuzlarımızdaki beş yıldızlı apoletleri indirdiler göklerden. Yüzümüzü yırtan buz gibi soğuk bir suyla tanıştırdılar bizi. Akciğerlerimizi imtihana soktular. Saçlarımızın arasına dolan o minik damlaların, etimizi iğneler gibi deldiğini hissettik. Buna rağmen gündemimiz değişmedi. İsyanımız, kalıcı bir marş olarak dolanırdı ağzımıza. “Şanımız bizden önce varır düşmanımıza. Ölümden sonrasında bile anar melekler bizi gizlice. Fetihlerimizi konuşurlar. Kurşunların nasıl dövüştüğünü, ve çağa nasıl mertlik getirdiğimizden bahsederler.”  

   Hamalların savaş enkazındaki cesetlerini temizleyen yok. Kokuları şimdiden gelir esir kampına. Ellerimizdeki düğümleri, ağzımızdaki kilitleri çözen yok. Çünkü sesimiz, sonbaharda erken yağan karların altında donmuş durumda, sıcak battaniye ve çikolata servisi bekler. Belki de eski bir Fransız gramofonunda çalacak Alman klasiğini. Sesimiz damarlarımızda akan kana isyan etmiş. Konuşmamak için kemeri sıkmış boğazına. Sesler kaçmış, gören var mı? Suskun bir bekleyişe terk etmiş. Suskun bırakmış bizi düşman siperlerinde tek başımıza.  

   Biz ne zaman susmaya başladık? Karlar neden erken yağdı? Bu bize tanrının gazabı mı, yoksa takvimler mi karıştı? Biz neden susmaya başladık? Sesimizi neden kaybettik karların altında?  

   Kimileri vardı biz henüz muharebe alanındayken, daha savaş yeni başlamışken bıraktılar silahlarını. Dizlerinin üzerine çöktüler. Çünkü ne yaparsak yapalım bir şeyi değiştiremeyiz dediler: “Hepimizin omuzlarını terk edecek başlarımız. Ve hep beraber aynı  mezara gömüleceğiz. Elimizde silah olsa ne fark eder. Yönüm düşmana doğru olsa ne değişir…” Halbuki onların hepsi kayalaşmış kibir heykeliydi. Yaptıklarını karşılık bekleyerek yapacak kadar küstah ve çıkarcılardı. Onların sesleri umutsuzlukları ve altında yatan kibirden kaçtı. Onlar umutlarını kaybettikleri zaman sustu. 

   Bazı dostlarım vardı henüz savaş başlamadan önce kardeş saydığım. Kucak açar evime davet ederdim. Korktular. Muharebede kimsenin renginin anlaşılmadığı kırklar öncesi siyah beyaz sessiz sinema filmindeydik adeta. Her an yaftalanmaktan lobilerin kurbanı olmaktan; işini, aşını, ekmeğini, eşini, evini, neyi varsa tek bir hareketle hepsini bir anda kaybetmekten korktular. Kalakaldılar, hareketsiz şekilde. Ayağa kalkmış ölüler gibi. Gözlerindeki ışık kısılmış ve tüm kan çekilmiş bedenlerinden. Elindekileri yitirmekten… Ve her ne kadar tanımları farklı olsa da sonucunda heykelleri kibirlerinden dikilmişti yan yana. Çünkü kaybedecekleri hiçbir şey, zaten hiçbir zaman onların olmamıştı. Onların olan sadece hareket etmeleri ve nereye gideceğine karar vermeleriydi.  Onlar ellerindekileri kaybetmekten korktukları zaman susmaya başladı. 

   Silahlarını bırakmayıp doğrudan düşmana koşan kardeşlerimizi ilk başta bahsettiğim işkence odasına götürdüler. İşkencelerden sonraysa şişman Amerikan obezinin yanına, bir sürü John’un yanına kilitlediler. Rol model vardı karşımızda. Sabah akşam Michael Jackson zikirleri yapan, benzin pompalayan, iki yuvarlak ekmeğin arasına et koyup yiyen bir herif. Gittikçe devleşen, üzerimizdeki kana ketçap diyen serseri. Bizi arkadaş ilan ettiler. Oysa ellerimiz düğüm düğüm, ağzımızda elastik reçine, ama gönlümüz alevdendi. Ta ki ağzımızı açıp bize şarkı söyletene kadar. O anı hayal etmemiştik. O an için plan yapmamıştık. Ellerimizin ve ağzımızın özgürleştiği o anda konuşmamız/savaşmamız gerektiğini unutmuştuk. Bu yüzden suskunluk karlar altında kalmıştı. Takvimler yanlış değildi, tanrının gazabı değildi. Sesimizi kendimiz unutmuştuk. Karlar vaktinde yağdığında çok geçti artık, hasıla buydu. John’la beraber kapatılan kardeşler, konuşmaları gerektiğini unuttukları için sustular. Bunun altında kibir yoktu. Buna karşı koyamazdı kimse. Kimse John’a karşı duramazdı.  

   Bundan sonra şarkı söylemeyi seçtik. Onların içkilerinden tattık. Çok geçmeden John’un üzerindeki tişörtten getirdiler bize de. Fazlaca bol ve temizdi. Henüz pek ketçap lekesi yoktu yakasında. Artık adımıza John dediler. “John… Ne güzel bir isim. Bize daha çok hamburger getirin, dostumla beraber tıka basa doyana kadar yiyelim… Elimiz kesilse ketçap akar yaradan. Ve ben dostum John’a benzemeliyim. Demir parmaklıkları yarıp geçmeliyim bedenimle, demir parmaklıkların ta kendisi olmalıyım. Ben konuşmayı unutmalıyım. Susmanın ne demek olduğunu silmeliyim kelime dağarcığımdan. John ile beraber pelikanlarla dolu sahte cenneti keşfetmeliyim. Ve evimin kapısı açılır. İçeriye eski, unutulmuş bir lehçeyle konuşan her tarafı ketçaplı bir adam gelir. Ona hamburger ikram ederim. Kabul etmez. Gülümserim.”  

   Böyle sustuk, sebebi bu. Geri dönülmez bir diyarı mesken belledik. Son anlattıklarım bir kimlik erozyonu değil, bir kimlik rejenerasyonu. Eskisinin imha edilip yerine Amerikan bir müteahhit John’un ketçaplı ellerine bırakılması. Konuşmanın tümüyle unutulması. Gerçek kalıcı çözüm. Suskun bırakmak için suskunluğun kelime anlamının yok olması.  

   Toplumca böyle kaybettik sesimizi. Kibir abidelerinden, kazanamamaktan ve kaybetmekten korkanlarla, kimliğimizi işlediğimiz kısa süreli hafızamız boy gösterdiği zaman kaybettik. Buna rağmen isyanımız, kalıcı bir marş olarak dolanırdı ağzımıza. “Şanımız bizden önce varır düşmanımıza. Ölümden sonrasında bile anar melekler bizi gizlice. Fetihlerimizi konuşurlar. Kurşunların nasıl dövüştüğünü, ve çağa nasıl mertlik getirdiğimizden bahsederler.” 

Written by Eyüb Ensar Karal

Ne işe yarayacak diye soramazsın Dünyanın sonuna varmak için Bildiğin bütün kelimeleri unutmalısın