Baş edilmez mücahid, Doğu Arap davasının sözcüsü gibi birçok lakaba sahip olan Emir Şekip Arslan. Kimisi için ömrünü davasına feda eden bir mücahid kimisi için ücretli bir siyasi ajan kimisi içinde sadece burnunu her işe sokan bir muharrik. Elde ettiği nüfuz, muhtelif konularda gösterdiği başarılar ve muhtelif topluluklarda bıraktığı tesir; nihai hedeflerini çağın gerekliliklerine adapte edebilme becerisinde yatıyor. Tabi doğuştan gelen siyasi ve sosyolojik okuma yeteneği de inkar edilemez.
Kendisi 1869’da Lübnan’ın Şuveye köyünde alt kademe bir memurun babadan Dürzi bir ailede Dünya’ya geldi. Okuduğu eğitim kurumlarının ekol karmaşasında, kimlik kaybının yanına yaklaşmayı geçtim bu durumu lehine çevirmeyi becermiştir. 19 yaşında Şuveyfe Mıntıka Müdürlüğü’yle siyasi hayatının ilk adımlarını atan Şekip Bey’in hemen her siyasi gibi görüşlerine aykırı davrandığı durumlar olmuştur. Misalen monarşiye bütün kalbiyle bağlı olmasına rağmen Jön Türklerin Abdulhamid’i 1876 Anayasası’nı geri getirmeye zorlamalarını alkışlamış ve bu hadisedeki tutumunun hemen ardından ise Şuf Kaymakamlığı’na terfi almıştı. Şekip Bey bulunduğu hiçbir konumun çemberi içinde kalmamış her seferinde çapını genişletmenin bir yolunu temin etmiştir.
Osmanlı’nın en kırılgan dönemlerinde Türk-Arap birliğinin en kuvvetli savunucusu olmuş savaş karmaşasının puslu havasında bile topraklarını savunmanın yegane yolunun Arapların Müslüman Osmanlı Devleti altında Türklere bağlı kalmaktan geçtiğini öngörmüştür. Türkler ve Araplar arasındaki bağ kıvılcım alırken tğüm nefesiyle söndürmeye çalışmış lakin Kemal Paşa’nın kendisine Türkçe konuşulmayan herhangi bir beldeyi dikkate almayacağını açıkça bildirmesi Şekip Bey’in son umutlarının darağacı olmuştur.
Osmanlı Paşalarından direniş hareketi boyunca hiçbir fedakarlığı esirgemeyen Şekip Bey’in Osmanlı sevgisi sorgulanamayacak boyutlardadır. Hatta Cemal Paşa’nın bir dönem kendisini yakalatmak istemesi üzerine savaş sırasında genel asayişten sorumlu Dr. Fuad Bey ona “Şekip Arslan gibi bi adama en ufak saldırıda bulunmak bile doğru değildir. Çünkü bütün Suriye bir araya gelip Devlet’e ayaklansa o yine Devlet’in yanında olur” ifadelerini kullanmıştı. Lakin çok sevdiği Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ve İngilizlerin İstanbul’u işgalinin üzerine zorunlu olarak yurt dışına çıkışından ve 28 yıl süren sefil sürgün hayatından Enver Paşa’nın kendisine “Bir aydan fazla sürmez” dediğini hatırlatarak “İşte o zamandan beri Avrupa’dayım” diye bahseder. Sürgündeki yıllarında artık davasından uzak bir karaktere dönüşmüştü yavaşça. Uluslarası arenada tekrar boy göstermesi halkının sönük sesini duyurmalıydı. Peki ama nereden ve nasıl başlayacaktı?
1925 senesinin başında Mersin’e gelmişti ve Suriyelilerin Fransız manda yönetimine isyanı gerçekleşmişti yakın zamanda. İsyanın üzerine Suriye menfaatlerini savunacak bir delegasyon oluşturulması fikrinin pek acil barındırdığını söyler. Bu olay Şekip Arslan’ın ve onun siyasi düşüncesinin dönüm noktası olacaktır. Osmanlı’nın dirilişi fikrinden vazgeçip Müslüman bir Arap birliği oluşturma hayaline girişecektir. Bunun içinse Müslüman bir Arap imajıyla siyasete dahil olmalıydı.
Suriye Direniş Hareketi sürecinde verdiği mücadele ile başlamışıt Şekip Bey’in savaşı ve kısa sürede Avrupalı liderlerin gözünde Arap dünyasının en öncü safına yerleşecekti. Oturumlardan söyleşilere toplantılardan konferansalara koşturuyor; gönderilebilecek her yere yazılar, dilekçeler, mektuplar gönderiyordu. Durmak bilmeyen bu adamı yol yormuyordu sanki. Ta ki Filisitin halkının menfaatlerinin Millletler Cemiyeti nezdindeki temsilcisi seçildi. Büyük tavizlerle birlikte Suriye ve Filistin’in birleşmesi Lübnan ile beraber topyekûn bağımsız kılınarak Millletler Cemiyeti’nde öylece temsil edilmesini teklif etmişti.1920’li yılların sonunda ise Doğu Arap Davası’nın sözcüsü olarak bahsedilmekteydi. Bütün bu fedakârlıları yaparken maddi açıdan meteliğe kurşun atmış vaziyetteydi borç bataklığında mücadelesine devam etmektedir.
1934’e gelindiğinde ise Şekip Bey’in faaliyetleri öyle bir seviyeye çıkmıştı ki Beyrut’taki Fransız yetkililerin tahammül seviyesini çoktan geçmişti. Yüksek Komiser De Martel’in ricasıyla “bir sürü kışkırtıcıyı cezbettiği” ve “bir çeşit gizli kongre hazırlığı olduğu” gerekçeleriyle İngiliz Yüksek Komiser Wandchope tarafından adeta kovulur. 5 Ağustus’ta vatan toprağına basmak tekar memnu kılınmıştır kendisine. Aynı sene Suriye’ye geri dönebilmek için Wandchope’a dilekçe yazar. Dilekçesinde bir tane özür ifadesi bulunmamakla beraber bedeli ne olursa olsun vatanına hizmet ettiğini yazmıştır. İngilizlerin bu dilekçeyi olumlu karşılayacaklarını hatta Batı’dan herhangi müspet bir hareket beklemeycek kadar dünyayı tanımıştır zaten. Zira arkadaşına yazdığı bir mektupta Suriye’ye dönmesinin ancak bağımsız bir Suriye ile mümkün olacağını yazmıştır.
İhrac edilişinin 3 sene ardından bir şekilde bir şekilde memleketine geri döndükten sonra aynı hızla faaliyetlerine başlamış ve inanılmaz bir ilgiye maruz kalmış olsa da fikirlerini yayan sözlerini ve yazılarının adım adım Kuzey Afrika’ya yöneltmeye başlamıştı. Sonuçta o bir Arap milliyetçisinden önce bir Panislamist idi. Bunun bir teşekkülü olarak da yıllardan beri süregelen ve özellikle Filistin topraklarında hissedilen müstemlekeci çabaları ancak tüm Müslümanların vahdaniyetiyle engellenebilceğini sık sık vurguluyordu.
Şekip Bey’in 30’lu yıllardaki Kuzey Afrika hakkında yazı ve konuşmaları müthiş bir cesaretle isyan diye bağırıyordu. Bölgenin Müslüman halkının nasıl acılar çektiğini. Fransa ve İtalya’nın elinden ne tür vahşetlerle karşılaştıklarını; zamanında asil girişimlerinin olduğunu ve bu girişimleri tekrarlayabilecek güce sahip olduğunu anlatıyordu. Bu gücün halkın sahip olduğu işaret ediyordu. Müslümanların gündeminde Kuzey Afrika’yı, Kuzey Afrika’nın gündemine İslam’ın süngüsünü sokuyordu özetle. Birkaç yıl sonra Şekip Bey Kuzey Afrika’nın siyasi stratejisti konumuna gelmiş ve bu şekilde benimsenmişti.
Zorlu dava yollarında feda edilen yıllar Şekip Bey’i yıpratmış ve içinden çıkılmaz bir borç bataklığının içerisine bir de para isteyen akbabalar üşüşünce hasta ve yaşlı vücudu giderek omuzlarını taşıyamaz hâle gelmişti. Yemen Sultanı İmam Yahya’nın oğlu Emir Abdullah kendisini bu bataklaktıktan kurtarınca İsviçre’deki 7 sene süren mâli esareti sona erdi ve son yolculuğunun başlangıcı olarak Beyrut’a doğru yola çıktı. Kalan sınırlı günlerindeki iki ümidinden biri fikirlerinin kendisinden daha uzun yaşaması, tohumlarını attığı ağacın bir gün meyve vermesiydi. Diğeri her tarihi karakter gibi tarih kitabının bir yerlerinde anılmaya devam etmekti. Vaktiyle malum topraklarda en çok konuşulan hakkında çeşitli görüşler ve teoriler beyan edilen bu büyük mücahid en azından bu kadarını hak ediyordu. Lakin gerek dönemin tarihî karmaşası gerek dönemin tarih minotorları sebebiyle tozlu kitapların getto mahallelerinden öteye geçemeyecek, bu ümidi boşa düşecekti. Diğer ümidi ise…