Baba diye bağırdı son nefesinde toprakla boğulan evlad, fuhuş kokuyordu geceleri ve gündüzleri kokular daha sivri tütüyordu. Galip gelen hep güçlü olmasına karşın bu adil sayılıyordu nedense. Alışılmıştı heralde. Derler ya “balık suyun farkında değildir” diye. Ama biri vardı suya karışan balçığın koyuluğunun farkında. Yüzerken bütün karanlık yüzüne çarpıyordu. Bu karanlıktan sıyrılmak ve topyekûn görebilmek için ıssız ve münzevi bir meskeni vardı. “Hira” deniyor bugün. Nur Dağı’nın tam tepesinde Mekke’ den uzak ama bir o kadar yakın. Mescid-i Haram dahil olmak üzere Mekke’ye çepeçevre kuşbaşı görüşe sahip. Rabb’iyle başbaşa, haberi olmasa da. Yanlış anlaşılmasın biz de kendi çağımızı Cahiliye bataklığından kurtaracağız gibi bir iddiayı haiz değiliz elbet. Ama bunun için çabalamamak ise karzı hasene ihanet etmek olacaktır. Bakmayın “Hira” gibi ihtişam ve iddia dolu başlıkları kullandığımıza, “Usve-i hasene” önderliğinde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” gibi basit mottalar oluşturuyor saikimizi. Bu yolun birçok patikası var. Bizlerse masal anlatmayı seçtik ya da anlatmaya çalışmayı. Ortak masala birkaç afilli siz dizisi eklemeyi belki de. Masal deyip de geçmemek lazım. Politika, çağı Cahiliye bataklığından kurtaracak yegane unsur mudur bilmiyorum lakin hayati bir konumu işgal ettiği postulat hükmündedir. Politika ise üzerine bina olmak için bir poetika temeline ihtiyaç duyar, yani hikayeye. Bu kısmında ise bir takım kimsenin “Hira Mağarası”ndan hikâyenin avcuna sıkıştırılmış hakikati beyan etmesi gerekir.
Bahsi geçtiği üzre nizam politikaya, politika ise poetikaya muhtaçtır. Günlük hayatımız, akademi, siyaset sandığımızdan çok daha büyük oranda hikayelerle çevrilidir. Fransız devrimi bir hikayedir, aydınlanma bir hikayedir, Cumhuriyet devrimi, bilimin üstünlüğü , rasyonalizasyon… saymakla bitmez, çünkü bilginin doktrine edilmiş kısmı entelijansiyadan aşağı inemez, insanlığın büyük kısmına ulaşan yazılı hikaye daha büyük kısmına ulaşan ise sözlü hikayedir.
Calouste Gulbenkian, bir petrol şefi Gülbenkyan Komisyonu ise bu kan emici tarafından kurulan bir sosyoloji topluluğu. İddiamı perçinlemek için kara pıhtı düzeninin sosyoloji bilimine insanlığın gelişmesi için bu denli yatırım yaptığını söylememe gerek yok heralde, zira hikaye bu. Koestler’in burjuvazinin hikâyesine atıf yaparken söylediği gibi “iktisadi inkişafla kültürel inkişaf aynı gelişmenin iki ayrı kolundan ibarettir.” Bir zümre diğerini galebe çaldığında hiç yoktan bir hikaye yaratmaya çalışmaz. Şavaşın gerek sıcak gerek soğuk kısmında bu hikayeler oluşturulagelir. Bizimle başrolü olduğumuz hikayelerimiz olmazsa başkalarının hikayelerinde figüran veya dublör olmak için ruhumuzu satar hâle geliriz. Dublörün tiradı başrolü ağlatsa da sahnede sarf edilen sözler başrolün hanesindedir.
Bizlerse modernizm hikayesinin figüranlarıyız yıllardır. Durumumuz o derece vahim ki diaspora olduğumuzu fark etmemekle kalmayıp kendi politikamızı tek dişi kalmış bu canavarın poetikasının alfabesiyle anlatıp biz de sizin gibiyiz diyerek pabuçlarını yalıyoruz. Çünkü idol olacağımız göğsümüzü gere gere beyane edeceğimiz hikâyelerden noksanız. Kökleri dallara bağlayacak o destan eksik heybemizde. İşte bu kısımda tekrar bir takım kimsenin “Hira Mağarası”ndan hikâyenin avcuna sıkıştırılmış hakikati beyan etmesi gerekir.