9 Aralık 2025

Hakikatin Beyanı!

By In Manifesto

Elimizdekilerin hepsi O’nun, ellerimiz de öyle. Hatta parmaklarımızın arasında süzülen dolmakalem, mürekkep, saman kağıdı, onun kokusu, zihnimizden akan kelimeler, bir araya gelen cümleler, sessiz bahar virdleri, sahipsiz ezgiler, ortaya çıkan ve çıkaran her şey O’nun. Dilediğince dağıttı bize, dilediğince serdi önümüze bir yığın sofrayı ve yiyin dedi. Ben dur diyene kadar. İbriklerden sular döküldü bardaklarımıza. İçin dedi. Ben dur diyene kadar. Zihnimiz pak, dimağlarımız berrak, dörtnala koşan atlılara biz yön veririz, dizginler bizim elimizde, dur dediğimizde durur altımızdaki beygir ve koş dediğimizde ulaşmak için kan ter içinde kalır hayvancağız. Bizim kelimelerimiz gırtlaktan çıkar, hafif kirli bariton. Ve herkesi teslim alırız. Herkes kelimelere bizim titreşim verdiğimizi zanneder. Herkes süslü kelimelerin bize ait olduğunu düşünür. Halbuki hepsi O’nun, dillerimizde öyle boşlukta yankılanan sözlerde, duyan kulaklarda O’nun ve idrak eden kalplerde. Biz bir oyuncu değiliz, biz iyi eğitimli birer süvariyiz. Koş denildiğinde atımızı koşturur, dur dediğinde dururuz. Nereye isterse oraya gideriz, nereyi istemezse firar ederiz tam tersi tarafa. Çünkü at da O’nundur, dizginler de, üzerindeki bedenimiz de O’nundur, gideceğimiz bütün beldeler de. Bütün zincirlerde O’nundur, bütün kafeslerde, bütün yollar da, kurtuluşlar da, dirilişler de, her neyse… O’nundur.

Yalnızca bizler/İslam medeniyeti değil tüm insanlık, ait olmadığı/kiralık/devremülk/yapay bir dünyanın zincirleri arasında kuşatılmış şekilde esir altındadır. Dar bir koydayız, Hiçbir yere çıkmayan daracık bir haliçte. Etrafımızda karalar set örer gemilerimize. Tek çıkışımız zincirlerle kapatılmıştır. Kilit vurulmuştur özgürlüğümüze. Asıl dünyanın engin denizleri/okyanuslarında hakikat gizliyken, memleketimiz bizi beklerken, ufacık alanda sığ sularda demir alamıyoruz, yelkenlerimizi açamıyoruz. Kalemlerimizin mürekkeplerini yenileyemiyoruz. Artık defterlerimizin sayfaları tertemiz, bembeyaz yaseminler gibi üzerine tek bir leke bulaşmamış ve kokusuyla tatlı bir miskinlik yayıyor etrafa. Bomboş sayfalarla bakışıyoruz. Hep aynı ezgiler tekrar ediyor bozuk kasetçalarda. Baktığımız hep aynı manzara, musluklarımızdan akan sular tek bir kaynaktan, tek bir kaynaktan aldığımız en mühim haberler. Aynı mezarlar, aynı doğumhaneler, aynı yastık aynı yorgan. Hatta aynı havlularla kurulanıyoruz sabah duşundan sonra. Bir efendinin tekelleşen ürünleri gibi, sahip olunuyoruz her gün. Her geçen gecenin sonunda zinciri daraltıyorlar. Boğazımıza dayanmış keskin bir bıçak gibi. Ama hissettirmeden. Ne zaman başımızı kaldıracak olsak gevşetiyorlar zinciri. Özgürlük marşlarını ve kahraman gazilerin ağıtlarını okutuyorlar. Bayraklarımız göklerde ve her gün güneş yalnızca bizim üzerimize doğuyor gibi. Özgür olduğumuzu zannediyoruz. Özgürlüğün adım atmak değil, adım atacak yere sahip olmak olduğunu zannediyoruz. Suyun üzerinde dalgalanan yansımalarda kaybettiğimizde aklımızı, güneş sanıyoruz kendimizi. Yansımaların, büyülü yakamozların sihrine kapılıyoruz.

Belki de müstahakız ölüme. Ruhumuzu ve şuurumuzun komadayken gömülmesine razı olmalıyız. Hak ediyoruz evet! Elimizde bir sürü kalem varken, ille de siyah mürekkep arzuluyoruz. Modern Dünya’nın demirleriyle bizi Haliç’te kapana kıstıran demirler kardeştir. Bizi esir eden, bizi kendi dünyamızda/ideolojilerimizle/inançlarımızla yaşıyor gibi gösterip bizi kandırarak/aldatarak, bizi o meşhur denklemdeki parantezi kapattıktan sonra kocaman bir sıfırla çarpıp sonuca kendi işlemini yazan/yazdığımız meşhur kitapların alfabesiyle beraber anlamını da çeviren, küstah bir güç/mimar/düşman/kafir/şeytan var karşımızda. Eylemlerimizde bize seçme hakkı tanıyan ama seçenekleri de sunan bir adamın esiriyiz. Bize istediğimiz kelimelerle cümleyi kurmamıza izin veren ama kelimelerin anlamına karar veren bir adamın esiriyiz. Bize tarihte tatile çıkmamıza izin veren ama çağımızda kendi hikayeleriyle/mitleriyle yaşatan bir adamın esiriyiz. Urganları boynumuzdan geçirip kutsal meşede bizi salıncak gibi sallandırırken göğsümüze “benim kulumdur” yaftasını asan sanki her şey onunmuş gibi davranan laçkalaşmış tanrıyı oynayan bir adamın zincirleri arasındayız. Yani prangalanmadık. Zincirler henüz boynumuza, ayak bileklerimize dolanmadı. Öyle olsa boğuşurduk, kurbanlık hayvanlar gibi anca o zaman anlardık malum akıbetimizi. Etrafımızı sardılar gizlice. Bize fark ettirmeden, düşmanımız gibi değil dostumuz/sevgilimiz/kardeşimiz/hocamız olarak sırnaştılar koynumuza/bağrımıza. Bizi zincirin soğuğuna alıştırdılar, pasların pis kokusuna. En doğru anı beklediler.

Esaretimiz aslında zincirlerin arasına bile isteye girdiğimizde başladı. Zincirlenmiş Haliç’e gemilerimizi indirdiğimiz zaman. Bir tohumdu bir fetih. En iyi zamanlarımızda başlayan, hissedilmeyen/görülmeyen/tatsız bir zehir. Elimizdekiler bizimdi, elimizde olmayanlar da öyle. Hakikatin aksine tanımlar biçtik. Unuttuk, sahibin kim olduğunu ve neden at sırtında seneler boyunca dolaştığımızı diyardan diyara. Defter ve mürekkepler dururken bu sefer ne yazdığımızı/yazacağımızı unuttuk. İlk cümlemiz aşkken/fetihken/dirilişken son kelimemizle boyandık toprağın çürümüş elvanına. Mücahede ederken, mücadele ettiğimizi gördük. Metruk bir saraydaydık sanki. Parlaklığını yitirmiş bir oda dolusu alevden altınlar ve elinin yumrusu kadar yüreğiyle bizi seven yârimizi kendi ellerimizle bırakmıştık köle pazarına. Unuttuk: gemimiz su alırken suyu yarıp bal mumu ve reçineyi aynı anda göndereni, gemiye kuraklık yollayanı, suyun et kesen soğukluğunu, cennetten süt akan bir nehre çevireni, görmeyen gözlerimizin üzerine ördüğümüz perdelere ince bir delik açanı unuttuk.

Hala buradayız, henüz bize dokunmamış ama birkaç an sonra bedenimizi yakacak o zincirlerin arasında, yok olmayı ve Poseidon’un fırtınalarında parçalanarak teslim olmayı bekleyen gemilerimizdeki banyo aynasında halimize bakıyoruz. Bazılarımız hala hakikatten bir parça taşıdıklarına dair kanıt ararken aynaya, bazılarımız doğan güneşin umuduna şahit olmak için doğuya, bazılarımız gecelerin ihtirasına kapılıp kaybolan güneş için batıya, bazılarımız saf demirden umutsuzluğun kimyasal formülü zincirlere bakarken bazılarımızsa her şeyden elini eteğini çekmiş şekilde hiçbir spesifik yere kafasını çevirmezken birkaç an kaldı. Tüm bu karmaşanın arasında, makberlerle tanışacağımız anın şafağında ne yapacağız peki? Nereye bakacağız? Bakacak mıyız?

Gözlerimiz kapalı. Bir yudum suya muhtacız. Ama susuzluktan ölmek şereftir bize, boynumuzdaki zincirlerin temasındansa. Gözlerimiz kapalı. Açık olsa ne olacak ki? Gerçeği görebilecek miyiz sanki? Hakikat bu zincirli Haliç’in öbür tarafında değil mi? Öyleyse biz ne yapıyoruz burada. Gözlerimize örülmüş perdeler arasından gerçeği görebilecek miyiz ki? Çıkış yolu sandığımız kapı nereye çıkaracak bizi, nereden bileceğiz. Yangın merdivenleri ya ahşaptansa. Ya bu perdeler aslında geçen gittiğimiz operadan kalmaysa? Gözlerimizi sökeceğiz yerlerinden ya da başarabilirsek eğer, örülmüş perdeyi yırtacağız önlerinden. Peki yapamazsak, karanlıktayken, körken, birkaç an sonra paramparça olmadan önce, şu ana kadar bildiğimiz hiçbir şeyin doğruluğuna itimat etmezken, nasıl bir kurtuluş kucaklayabilir bizi? Hangi pınarlardan akan zencefil aromalı içecek kupalarımıza dolacak, hangi terzi örecek üzerimize hıdrî ipekten omuzlarımızı saracak desenli ve gül kokan hil’ati.Kimsemiz yok. Sesimiz kısık. Yurdumuz işgal altında anlasanıza, ilhak ettiler bütün hakikati, mahremlerimizle oynaştılar.

Peki biz… Bize deha/zeka gerekmez, bize görmek/duymak gerekmez, bize söz de gerekmez, konuşmakta. Buradan çıkmak için bize onların dünyasının aracılığı gerekmez. Bizim kendi lisanımız var, kendi öz lehçemiz. Hiç bestelenmemiş şarkılarımız var. Bizim, hepinizin yabancısı olduğu ama korkudan uyutmayacak bir anlam dünyamız var, bir fikir atlası. Bu bizim kafesler içindeki aklımızda değil ya da gözlerimizi kullanıp okumamız gereken bir kitapta değil. Bu bize içkin. Bu bizim parçamız. Zincirlerin arasında parçalansak da yok olmayacak tek öz. Sonsuz vefamız hakikate, memleketimize duyduğumuz özlem, bu atomaltı bir mesele. Zincirlerarası ulaşım, suyun nefesindeki ilham, gökten inen yağmurun vahyi. Onlara ait olmayan şeylerden bir sevgi yükü bizlere. Bağdaş kurup oturduğumuz seccadelerde gece ıslattığımız yer, gözyaşlarının özgürlüğünden bir parça.

Bu sesi dinlediniz mi? Bu sesi ve bu cümleyi de esir etmeyi denesenize. Gökyüzüne altın harekelerle kazınmış yazıyı, kaldırmayı denesenize. Suların nefesini kesmeyi, yakmayı seccadelerimizi, kalbimizdeki sevgiyi çalmayı, zincirlerin ötesine açılmayı denesenize. Bize gözyaşı gerek yağmur gerek, bize yürek gerek sessizlik gerek, bize aşk gerek beliriş gerek, bize altın harekeler gerek bize sen gerek. Bize dahi değil deli gerek. Bizi birileri bu Haliç’e soktu bir şekilde. Bizi Haliç’ten gemileri karadan yürüterek çıkaracak bir Fatih gerek. Tam ters yolla İstanbul’u fetheden sultana nazire, bu sefer İstanbul’u değil hakikatin ta kendisini fethedecek bir adam gerek. Herkes kendi hakikatinin/sesinin/ömrünün/kaderinin/renginin fatihi olmalı. Herkes kendi zincirlerinden gemilerini karadan yürüterek kurtulmalı. Herkes müjdelenen “o” komutan, ve herkes müjdelenen “o” ordu olmalı.

Lakin bir gerçek ki birileri önden gitmeli. Birileri gözünü kapatmalı, şarkı söylemeyi bırakmalı, dans etmeyi… Boş defterleri siyah mürekkep hariç bir renkle doldurmayı öğrenmeli. Birileri idrak etmeli hakikati, memleketine geri dönmeli, Eflatun’un deyişiyle mağaradan çıkmalı, gölge oyunlarından kaçmalı, renkleri keşfetmeli, birileri bilmeli ki beyan edebilsin. Ve bize rehber olacak anahtarları heybesinde biriktirebilsin, onları… “Beyanat” ı…