بسم الله الرحمن الرحيم
Kanaatimce İslam medeniyetinin cihanşümul hakikatini, Kur’ân-ı Kerîm’in lafız ve mana mucizesini ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) inşa ettiği o muazzam ahlak inkılabını hakkıyla idrak edebilmek; her şeyden önce vahyin indiği asrın insanını, kültürünü ve zihin dünyasını tanımaktan geçer. İslam’dan önceki “Cahiliye” asrını sadece kaba bir cehalet veya okuma-yazma bilmezlik dönemi olarak görmek, tarihin akışını değiştiren ilahi müdahalenin büyüklüğünü gölgelemek demektir. Zira o devrin insanı; kelimenin, belagatin, fesahatin ve şiirin zirvesinde yaşayan, sözü kılıçtan daha keskin kullanan bir edebi dehanın mirasçısıydı.1 Kendi aralarında “Eyyâmü’l-Arab” adı verilen ve kimi zaman bir deve yüzünden kırk yıl süren kanlı kabile savaşları güden, asabiyet -kabilecilik- uğruna zalim de olsa kardeşine yardım etmeyi şeref sayan bu çöl insanları; aynı zamanda misafiri için son devesini boğazlayacak kadar cömert, kendisine sığınan bir mazlumu korumak için evladını feda edecek kadar ahde vefalı ve de hürriyetine son derece düşkün bir karaktere sahipti. İşte İslam, böylesine sert, tutkulu, uçlarda yaşayan2 ve kelimelerin büyüsüyle nefes alan bir topluma inmiş; onların içindeki bu ham cevheri, batıl kabile gururundan ve zulümden arındırarak tevhid eleğinden geçirmiş, o vahşi çöl asabiyetini “İslam kardeşliği” ve “cihad ruhu” gibi ulvi faziletlere dönüştürmüştür. Nitekim vahyin kendisiyle ile 7 defa muvafakat ettiği Hz. Ömer’in (r.a.) “Cahiliye’yi bilmeyen İslam’ı tanıyamaz“3 ve “Şiir, Arapların ilminin divanıdır;4 onu öğreniniz, zira onda Allah’ın Kitabı’nın tefsiri ve kelamınızın manaları vardır!” şeklindeki nebevi ufka dayanan ikazları, bu dönemi ve şiirini tanımanın ümmetin ilmi mirası açısından zevk-i selime dayalı bir uğraş olmadığını aksine temel bir ihtiyaç olduğunu ispatlar niteliktedir.
Cahiliye devrinin sosyal hayatını, gelenek ve göreneklerini, değer yargılarını, sevinç ve kederlerini adeta bir fotoğraf netliğiyle günümüze taşıyan en temel vesika ise şüphesiz Muallaka adı verilen o meşhur kasideler ve bu kasidelerin arkasındaki destansı şairlerdir.5 “Şiir, Arapların divanıdır6” sözünden hareketle anlaşılacağı üzere; o dönemde bir kabilede şair yetişmesi en büyük sevinç vesilelerinden sayılır; şair hem kabilesinin tarihçisi, hem sözcüsü, hem de psikolojik harp yürüten komutanı vazifesini görürdü. Harabe haline gelmiş çadır kalıntıları (atlâl) başında durup gözyaşı dökmekten uçsuz bucaksız çöl gecelerindeki yalnızlığa, şarap ve eğlence meclislerinden savaş meydanlarındaki ölüm kalım mücadelelerine, at ve deve tasvirlerinden hikmetli hayat derslerine kadar bir Cahiliye Arabı’nın zihnini ve kalbini meşgul eden her şey bu şiirlerde billurlaşmış ve unutulmaz beyitlerde tecelli etmiştir. Hâris b. Hillize’nin kabile savunmasından Züheyr b. Ebî Sülmâ’nın barış ve hikmet çağrılarına, Antara’nın kölelikten kahramanlığa uzanan destanından İmruu’l-Kays’ın trajik saltanat mücadelesine ve Lebîd b. Rebîa’nın İslam’la şereflenip Kur’ân’ın belagatı karşısında secdeye kapanan edebi yolculuğuna kadar her bir Muallaka şairi, aslında o devrin canlı birer aynasıdır. Allah’ın izniyle onların nasıl yaşadıklarını, ne uğruna savaşıp ne uğruna öldüklerini, hangi geleneklerin esiri olup hangi insani erdemlerle yüceldiklerini bilmek; okuyucunun zihninde vahyin indiği Mekke, Medine ve Necd vadilerini tüm canlılığıyla tasavvur etmesini sağlayacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in meydan okuduğu ve diz çöktürdüğü edebi zirve, işte bu şairlerin temsil ettiği zirvedir.
Ümmete ve ilim yolcularına mütevazı bir hizmet olması niyetiyle kaleme alacağımız bu ve devamındaki çalışmalarda Muallaka şairlerinin alışılagelmiş sadece isnad zincirlerinden ibaret kuru birer biyografi veya soğuk edebi metinler yığını olarak değil, etten ve kemikten birer insan, kendi çağlarının birer şahidi olarak okuyucuyu onların zamanına götürüp buluşturmayı hedeflemekteyiz. وبالله التوفيق . Allah nasip ederse her bir muallaka şairinin hayatını Temel İslam ve Arap edebiyatı kaynaklarının titizlikle tarayıp mezc ederek hazırlayacağımız bu seride; her bir şairin fırtınalı hayat hikâyesi, karakterinde öne çıkan fütuvvet, cesaret, cömertlik veya hikmet gibi mümeyyiz vasıfları, bu vasıfları doğrulayan yaşanmış tarihi vakıalar ve sanatlarının zirvesini temsil eden seçkin beyitlerin edebi tercümelerini bir bütün halinde sunmaya çalışacağız. Gayemiz, okuyucunun bu satırlarda sadece geçmişte yaşamış şairlerin hayatlarını okuması değil; çölün kavurucu sıcağında kurulan çadırları, kabile meclislerindeki tartışmaları, cömertlik ateşlerinin yakıldığı tepeleri ve insan ruhunun İslam öncesi arayışlarını zihninde canlandırabilmesidir. Zira karanlığın mahiyeti ve o karanlık içindeki cılız ışık hüzmeleri ne kadar iyi tanınırsa, İslam güneşinin doğuşuyla alemi aydınlatan o ilahi nurun kıymeti de kalplerde ve zihinlerde o denli derin bir şekilde idrak edilecektir.
Bu yazımız giriş mahiyetinde olduğu için ilk muallaka şairimize başlamadan sadece kaç tane muallaka olduğu, muallakanın ne olduğu ve neden bu isimlendirmenin yapıldığına değinmekle yetineceğiz. Farklı rivayet ve tasniflere itibarla muallaka sayılarının 7,9 veya 10 olduğu söylenmiştir. En az 7 tane olduğu noktasında ittifak olmakla birlikte geriye kalan 3 muallakada ihtilaflar söz konusudur. Muallaka sözcüğü asılı olmak/asmak anlamına gelen ع-ل-ق fiilinden türetilmiş ismi mefuldür. Muallaka sözcüğünün neden tercih edildiği ve ne olduğuna dair ise temelde beş farklı görüş vardır:
İlki Ukaz ve Mecenne gibi panayırlarda düzenlenen ve hakemler huzurunda -Nabiğe gibi bu konuda otorite olan insanlar- yapılan yarışmalarda birinci seçilen şiirlerin Kâbe duvarlarına asıldıkları için bu ismi aldıkları görüşüdür. Bu görüş en meşhur ve hakim kanaat olmakla birlikte sonrasında tarihi kaynaklarda özellikle de Peygamber Efendimizin s.a.v Kâbe’yi putlardan vesaire temizlediğine dair aktarılan haberlerde buna dair yeterli veri bulunmadığı yönünde eleştirilere maruz kalmıştır. İkinci görüş, bu ifadenin somut bir asılmayı değil de zihne ve hafızaya yönelik mecazi bir durumu ifade ettiği yönündeki görüştür. Buna göre kasideler, edebi üstünlükleri ve muazzam ahenkleri sebebiyle dinleyenlerin kalbine taht kurup zihinlerine nakşolduğu ve insanların gönlüne adeta asılıp kaldığı için bu ismi almıştır. Nitekim Arapçada bir şeye aşırı derecede bağlanıp ondan kopamama durumu için kullanılan muallaka sözcüğüyle aynı kökten olan “tealluk” sözcüğü de bu yaklaşımı desteklemek amacıyla zikredilir.
Üçüncü görüş ise şiirlerin kadınların boyunlarına astıkları/taktıkları kıymetli süs eşyalarına ve gerdanlıklara benzetilmesiyle açıklanan görüşüdür. Arap dilinde boyna asılan inci, zümrüt ve altın dizili kıymetli kolyelere atıfla kullanılan bu nitelemeden hareketle; kasidelerin her bir beyti paha biçilmez bir inci, şiirin bütünü ise bu incilerin ipe dizilmiş hali gibi tasavvur edilmiş ve boyna asılan o kıymetli takılara teşbihen bu isimle anılmıştır. Hatta kasideler için kullanılan “es-sümût” yani ipe dizilmiş inciler tabiri de bu görüşü besleyen temel unsurlardan biridir. Dördüncü görüşe geelcek olursak şiirlerin Kâbe’ye değil de dönemin Hîre ve Gassânî gibi Arap krallarının saraylarına ve hazinelerine asıldığına dair aktarılan rivayettir. Bu iddiaya göre Nu‘mân b. Münzir gibi hükümdarlar, huzurlarında tertip edilen meclislerde çok beğendikleri ve edebi gücünü takdir ettikleri müstesna kasideleri kaybolmaktan korumak ve taltif etmek gayesiyle bizzat yazdırıp kendi saraylarının ya da krallık hazinelerinin duvarına astırmışlardır. Ancak sözü geçen durumun tarihte vuku bulmadığına dair çok güçlü itirazlar bulunmaktadır. Bu itirazlara örnek olarak iftihar için her türlü fırsatı değerlendiren muallaka şairlerinden bize bununla ilgili herhangi bir aktarımın olmaması veya coğrafyanın şartları itibari ile muallaka şairlerinin bu saraylara gitmediği gidenlerin ise ölümlerine çok yakın bir zamanda -yani muallakalarından sonra- gitmiş olmaları zikredilebilir.
Beşinci ve sonuncu görüş ise meselenin tamamen derleme ve tasnif faaliyetiyle ilgili olduğunu savunan görüştür. Buna göre Emevîlerin son dönemlerinde meşhur râvi Hammâd er-Râviye(ö. 155), Cahiliye devrinden intikal eden yüzlerce kaside arasından en yetkin bulduğu yedi tanesini seçip diğerlerinden ayırmış ve bunları “askıya alınmış, öne çıkarılmış seçkiler” manasında muallakât olarak adlandırmıştır. Çağdaş edebiyat araştırmacıları ve tenkitçileri de ekseriyetle bu görüşe meyletmekte; Kâbe’ye asılma rivayetinin aslında Hammâd’ın yaptığı bu edebi antolojiyi sonradan kutsallaştırmak ve ona tarihi bir efsane süsü vermek maksadıyla üretilmiş olabileceğini ifade etmektedirler. Argümantasyondan anlaşılacağı üzere tamamen oryantalist bir bakış açısıyla temellendirilmiş olan bu görüşün vakayla ilişkisi epey uzak görünmektedir. Bu görüş her ne kadar son dönem edebiyat tarihçileri ve tenkitçileri arasında rağbet görmüş olsa da tarihî vesikalar aksini ispatlamaktadır. Örneğin bizzat Kureyş’in Kâbe’ye metin asma geleneğinin bulunmadığı yönündeki iddianın, Peygamber Efendimiz s.a.v ve Hâşimoğullarına uygulanan boykot sahifesinin Kâbe duvarına asılması hadisesiyle açıkça nakzedilmiş olmasıdır. Bu hadise, kabileler nezdinde bağlayıcı ve en üst düzey metinlerin Kâbe’ye asılmasının dönemin yaşayan bir örfü olduğunu göstermektedir. Bu açıklamanın cevap veremediği başka bir durumsa Hammâd’dan(ö.155) çok daha önce Muâviye b. Ebî Süfyân(ö. 60) gibi ilk nesil idarecilerin ve İbnü’l-Kelbî gibi nesep ve ahbâr otoritelerinin bu kasidelerin kabileler arası seçkinliğine ve asılma hadisesine dair rivayetleri müstakil olarak nakletmeleridir; bu da mezkûr seçkinin Hammâd ile başlayan bir kurgu olmadığını ortaya koymaktadır. Yapılan açıklamanın tamamen bir inşadan ibaret olduğunu gösteren bir başka tarihi gerçek ise el-Mufaddal ed-Dabbî ve el-Asmaî gibi şiir rivayetinde otorite olan ravilerin Hammâd’ın rivayetlerine karşı son derece ihtiyatlı yaklaşmasıdır. Bunun yanı sıra tenkitçi yaklaşan diğer büyük râvilerin dahi bu şiirlerin kadim otoritesini ve “es-Seb‘” (Yedili) vasfını inkâr etmeyip yalnızca listenin son şairleri üzerinde ihtilaf etmeleridir; bu durum Hammâd’ın sıfırdan bir liste icat etmeyip zaten kabilelerin ortak hafızasında var olan çekirdek bir külliyatı kaydettiğini göstermektedir. Tarihi bir gerçeklik olarak zikredilebilecek bir başka delil ise Ukâz panayırında Nâbiga ez-Zübyânî’nin kurduğu kırmızı çadırda icra edilen hakemlik kurumunun tarihî bir hakikat olmasıdır.7 Sonuç itibariyle böylesi siyasi ve içtimai ağırlığa haiz metinlerin tek bir râvinin sübjektif edebî zevkine indirgenemeyeceği yönünde aksi iddia edilemez mahiyette delillerdir.
- Nitekim o zamanın örfünün çiğnenmesi veya örfte vaki olan bir erdemin birtakım kişi veya kabilelerde eksik tezahür etmesi ciddi bir problemdi. Hatta günümüz şartlarında tahayyülünde dahi zorlandığımız sonuçlar söz konusudur; yok olmak, insan yerine konulmamak, alışverişten veya meclislerden men edilmek gibi… Üstelik bunların bir çoğu genel itibariyle bir şairin dudaklarından çıkan birkaç beyitle oluyordu. ↩︎
- Örneğin sırf annesinin çığlık atması üzerine bütün bir kabileyi kılıçtan geçirip yok etmek… bknz Amr bin Kulsum ↩︎
- Bknz. عيون الرسائل والأجوبة على المسائل 1. Cilt 256. sayfa ↩︎
- Divan kelimesi Türkçede her ne kadar şiirlerin toplandığı kitaplar için kullanılan bir sözcük olarak yerleştiyse de kelimenin asıl manası ‘kayıt defteridir’ dolayısıyla burada bir demagoji söz konusu değildir. ↩︎
- Elbette şiirlerinde işledikleri birtakım gayri ahlaki davranışları övecek değiliz ancak bilinmelidir ki şiirlerinde bu tarz unsurların olması kendilerinin Arap edebiyatındaki konumlarını zedeler nitelikte değildir ↩︎
- Bknz. 4 numaralı dipnot. ↩︎
- Bu konu hakkında bazı müellifler saraheten beyanda bulunmuştur. Örneğin İbn Sellâm el-Cumahî, Tabakātü Fühûli’ş-Şu‘arâ’da “Ukâz panayırında Nâbiga için deriden bir çadır kurulurdu; şairler onun yanına gelir ve şiirlerini ona arz ederlerdi.” Ebü’l-Ferec el-İsfahânî ise Kitâbü’l-Egânî’de: “Ukâz panayırında onun için kırmızı deriden bir çadır kurulurdu. Şairler ona gelir, şiirlerini ona sunarlardı…” İbn Reşîḳ el-Kayrevânî de el-‘Umde adlı eserinde şöyle demektedir: “Nâbiga ez-Zübyânî için Ukâz panayırında kırmızı meşinden bir çadır kurulur, şairler ona yönelip gelirlerdi. Şiirlerini ona arz ederler, o da aralarında hüküm verirdi.” ↩︎