12 Nisan 2026

Dünyanın Sonu

Kervanlar -4

By In Hikayeler

Gün ışırken, geride bıraktığımız gecenin tüm pisliğini nuruyla yıkayıp temizler. Nuru karşısında dayanamayan ve gözleri kör olan, onda diri diri yanarak hakikate ulaşacağını uman birçok savana ahalisi vardır. Ama tüm atlaslarda bilindiği üzere türlü belalardan emin olan, gizli kalan engizisyoncuları hayran bırakan sabahların güneşleri ayrı parıldar. Çünkü tarafıma gönderilmiş, indirgenmiş tüm o bulutlara sis ismini takarak nurun akışını önleyen ve geceden kalma tüm birikintinin günün içine akmasına vesile olması, onu bir vasıta haline getirir. Geceden kalan ve güneşin aksine ayın nuruyla yıkanan gecenin, hakikatin gerçek yüzü olduğunu anlatırlar. Ayın vasıtayı amaç edinmek için bir tuzak, eurosentrik bir kurmaca olduğunu gizli tutarlar. Sır saklamayı bilmeyen herkes yakalanır. Suçunu tekzip edenlere maksud efsaneler hazırlarlar.  

Puslu sabahlara çıkarkenki yalnızlığım beni tüm engizisyonculardan farklı kılar. Dişlerimin arasında boşluk yoktur ve ıslık çalamam. Onlar kadar uzun da değilim. Ama yine de benim içinde hüküm sürdüğüm rivayetler ve kıssaların gölgeleri hepsinden uzun ve sözlerim aralarında ayrımcılık yapmadan berrak bir gün uğruna kısa ve sorgusuz sualsiz ayakta durabilmek adına unutabilirim hepsini. Ama kimliğimi samanlığa gizlemişken ve pis ağzımda insanlığa okuduğum dokunaklı bir mersiye dolaşırken, sandığım kadar da farklı değilim. Ben bir engizisyoncu, ben ayın nuruna inanan bir adamım. Bazı fragmanlar var, beni dünyanın mehtaptan yoksun farklı bir cihetinde terk eden. Uzunca sırıklar, meleklerin yürümek için kullandığı. Kaypak topraklara sımsıkı tutunurken, tayga ormanları güneyi istila ederken, gökyüzü ormanlara tırmanırken, nefes almaya değer bir deyiş arıyorum. Bir ezgi, bir vird belki de. Dünyanın sonundaki aşk. Serapları feda yahut hunharca varlığımdan feragat. 

Şahitlik ettiğim bu ihtida hareketinin ilk adımı köşkleri temizlemem. Kasırlarda geçer gecelerim. Ruhumda bir kıtal var. Ayık geçen meşk gecelerinin sabahlarında havalar daha soğuk. Kasırda sık dokunmuş halılar sandığım kadar kalın değil, tabloların boyası sahte, kandan değil. Bardakların hiçbirinde şarap yok ve bardakların kendisi altından değil. Benim sakallarım yok, sımsıkı gözlerimi kapatmışken gördüğüm renk yeşil değil. Bekçiler muhafızlar gözetler odamı. Kārînin durmadan dillendirdiği bir nakarat ifşa eder beni. Korkusuzca eşlik etmeye dair bir özlem var içimde. Hasret ki cana kıyıp sızlandığım vakitlerin erkanı henüz görmedi beni. Görseydi ne can kalırdı ne de aklım bâliğ.

Gönlümde bir karaca dolaşır. Gönlümdeki mezkur manzarayı seyr-ü sefa eder. Ayakları takılır kılcal damarlarıma, yarıklarımda aslım olanı beyan eden yankıyı can eder, canan eder. İhbar eder, sevk eder beni idam ipine, haşredilmem için medet ister. Ruhumdaki müzakerelerde ne derlerse desin, ıtır kokusuyla beni postuna müdavim eder, gün gelir kayyum eder. Dilimde aşkı dilendiğim asırlık sözlük çalışmaları. Dilimde fasıkların günah saydığı kelimeler, gönlümde yeryüzünün isyan randevuları. Her şey bir engizisyoncunun günlüğünü elime geçirmemle başladı. Henüz gemiden inmemiştim ve seyahatim bitmemişti lakin beni bu adaya hapseden, beni kasırdaki bu odaya esir eden bir engizisyoncuydu. Dahil olmak isteyene mi hududu çektiler, yoksa bu kalınca kırmızı şeritler demir parmaklıklar mı bilemedim. Çevrimdeki hayatım ne vakittir devam eder, tarikattaki kaçıncı yılım bilemedim. Tek bildiğim hava sisli ya da bulutlu. Ağzımda puslu bir ilahi ve durmadan tekrarlanan bir engizisyoncu takiyyesi. Üzerimde yaldızlı bir cübbe ve kurşun geçirmez pelerin. Mahkeme henüz yeni başlıyor ve benim yönüm kime bakıyor bilmiyorum. Suçum var mı? Suçum ne? Suçluysam neden suçlamak zorunda kaldım bilmiyorum. 

Savcının cübbesinin rengi benimkiyle aynı. Korkulukla ikiye ayrılmış mahkeme salonunda neden hakimle göz gözeyim. Hala suçlanan kim bilmiyorum. Sanki hiçbir şey duymuyor gibiyim, masaya vurulan o tokmak ve boğuk bir karar sesi. Avukatların kavgasında söylenen küfürler ve savcının belki yalan belki hakikati fısıldayan emsal saldırganlığını duymuyorum. İnce bir ses, bir melodi. Bir duadan ziyade bir münacaat. Bir ikram. Kokteyl masasında dönen şampanyalardan ziyade bir meşk akşamındaki bade. Yoksa sarhoş mu olacağım. Hani badeler rüyada içilirdi. Niye sesleri duyamıyorum. Rüyalarda insan işitemez mi? Suçlanan kim bilmiyorum, belki de arkamda başka birisi var. Selam verdiği kişi ben değilim, ya da gözleriyle aradığı kişi. Ben aralığım, gıcırdayan eşikteki manidar bedevi. Arkamda cübbesi olmayan başka bir maskeli mülteci olabilir. Adaya sonradan yerleşmiş başka biri. Ama geriye dönüp bakamıyorum. Sanki kazığa oturtulmuş gibi, belim kaskatı donmuş, sırtımdaki tüm kasların yerine örülmüş İstanbul surları. Atlı sesleri işitirim. Gönlümü işgale gelen süvarilerin sesleri Mevlanakapıdan gelir. Mevlana’nın ey gün-uyan demesiyle raks eder zerreler. Atların yularları kimin elinde. Nalları kim çaktı, yalaklara su dolduran kim?  

Gönlümdeki karaca kaylule eder. Tuhaf, sisli bir sabah; henüz gençken / gönlümün, engizisyoncuların eline geçtiğini öğrendim. Gözlerim seğirir ve mahkeme salonu bir düğün gecesine evrilir. Yanaklarım okşanır, dudaklarımdan sıyrılır, kıvırcık saçlarımın arasına parmaklar yaslanır. Mırıldanır güllerin şarkılarını. Halbuki saçlarıma yeni sürülmüş vaks, üzerimdeki ipekten takım elbise ve demir broş haykırır bana, üzerimdeki cübbe ve pelerinin baki olduğunu. İnanamam. Vaveylası anlatır heyacanımın serencamını. Dinlemem.  Bayram sabahlarını anımsatır okunan dualar. Tüm gecenin sonunda berrak bir göğe sıkılan birkaç el silah sesleri. Sonra arkama dönerim. Saf tutmuş cemaat. Bayram namazı cenaze namazıdır. Ve bir kapanış konuşması için son kez hakim ayağa kalkar. Silah sesleri yaratılışın batısında olmayan bir kasabadan gelmektedir. Artık gizlenmeliyim, silah seslerinin, ince demir şişlerin beni kovaladığı şu günlerde, kafamı toprağa gömmeliyim. 

Duruşmadaki takiyyemin ilticasını vaki kılmalıyım. Cübbemin dikişlerini sökmeliyim. Kurtulmalıyım pelerinlerden. Terhis edilmeliyim. İstifa etmeliyim, kovulmalıyım. İçimdeki engizisyoncuları itlaf etmeliyim. Samanlıktaki kimliğimi bulmalıyım. Yaftalanmalıyım. Hüviyetimi ibraz etmeliyim. İçtihad ile engizisyon mahkemesinde hükmümün verildiğini işitmeliyim. Bizzat kendi gözlerimle izlediğim, beni suskunluğa yuvarlayan karacanın diri diri yanışını İbn-i Tufeyl’e söylemeliyim. Karaca öldü. Gönlümü işgal ettiklerinde uykusunda yakaladılar, kazığa bağladılar. Kulakları kanamıştı. Ve şeb-i aruz da her yer panayır gibiydi. Bir şölen, bir bayram havası. Boynuna demirden bir levha, üzerinde birkaç satırlık aforizma. Karaca gitti. Beni kim büyütecek? Adada yalnızım. Mezarıma toprakla değil sisle gömmelisiniz beni. Ayı sadrımı sığdırmalısınız. Vücudumu sarmalı puslu ilahiler. Ardımdan güneş ortaya çıkmalı. Ve berrak gökyüzünde hakikat tecelli etmeli. Gönlüme pelesenk nakaratlar cenaze duam olmalı. Ve dirilişten öte belirişimin bir karşılığı olmalı. 

Dünyanın sonunda tebessüm eden bir silüet bekliyor beni. Kıkırdıyor ve dudaklarında bir söz var. Ellerimdeki çizgilerin anlamını sorguluyor. Ve gözlerimi arzuluyor. Gözlerimde yaşamak. Kahkaha atıyor. Ve bir ses bağıra çağıra kuran okuyor. Engizisyoncular dünyayı ele geçiremeyecek. Çünkü filler taşlarla öldü diyor. Takiyyenin iflası beyan edildi. Aforoz edildim. Aldığım bu tehlike, gözlerimi mesken edene ihbar edilmeli. Belki de guénon okumayı bırakmalıyım. Kisvesiz bakışların hâmisi şeyhime sığınmalıyım. Saymayı tekrar öğrenmem zaman alacak. Kelimeleri tekrar öğrenmeliyim. Dünyanın sonuna varmayı arzuladım. Niyetim çevrelendiğim o kafeslerin hududuydu. Meğer dünyanın sonu bizzat benmişim, her an her yerdeymişim. Bildiğim tüm kelimeleri unutmak kendime soykırım yapmak bundanmış. Ve dünyanın sonu o, viran kentlerin metruk gecekondusunda. Yalnızlık makamında ruz-i ceza. 

Hüküm Fıkrası: Gereği düşünüldü, Engizisyon Mahkemeleri Başsavcısı tarafından açılan davada sanığın güneşi çalarak geceye taşıdığı, inancı hakkında bize yalan söyleyerek gizlice bir başkasına bağlı olduğu tarafımızca sabit görülmüştür. Toplanan kanıtlar ve sanığın ikrar sayılan suskunluğu neticesinde suçun müsbet olduğu sonucuna varılmıştır. Sanığın suçlu olduğuna, mevcut tüm unvan (Engizisyon Mahkemeleri Başsavcısı) ve cübbelerinden tecrit edilerek hükmün infazına oy birliğiyle karar verilmiştir. 

Engizisyon Mahkemesi Tutanakları – Nisan 2026 

Written by Eyüb Ensar Karal

Ne işe yarayacak diye soramazsın Dünyanın sonuna varmak için Bildiğin bütün kelimeleri unutmalısın