25 Şubat 2026

Mezhepsizlik İçin Cazip Bir İsimlendirme

Selefilik / Vahhabilik

By In İstişare

Önceki yazılarımdan farklı olarak bu yazı, sanırım daha dar bir kitleye hitap ediyor. Ayrıca girişte birkaç temel terimi açıklamanın daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Mezhep kelimesinden başlayalım. Mezhep, zehebe (ذهب) kökünden türemiştir ve “gidilen, izlenilen yol” anlamına gelir. Mezhep olgusu ise kendi içinde kısımlara ayrılır: itikadî mezhepler ve fıkhî mezhepler. Bunun yanında dilsel olarak “mezhep” diye adlandırılıp ıstılahî olarak mezhep sayamayacağımız bazı oluşumlar da vardır; Batınîlik, Karmatîlik gibi. Zira ıstılahen mezhep; Kur’an ve Sünnet’ten hüküm veya inanç esasları çıkarırken izlenen sistemli yöntem ve bu yöntem etrafında oluşan görüşler bütünüdür. Daha teknik ifade edecek olursak mezhep, dinî nassları (ayet ve hadisleri) anlama, yorumlama ve onlardan sonuç çıkarma konusunda ortak usul ve prensiplere sahip ilmî bir ekoldür. Böylece mezhepsizliği de bir bakıma açıklamış oluyoruz: yolu, yordamı bilmeden ilerlemek; gelişigüzel şeyler söylemek…

Selefîliğe gelecek olursak; selef kelimesi “önceki, ata” anlamına gelir. Selefî ise selefe, yani öncekilere mensup olan demektir. Kendileri, dini öncekilerden (ilk kaynaklardan) almak gerektiğine inanır ve bunu şiddetle savunurlar. Ancak buradaki “öncekiler”den maksat İmam Gazâlî (radıyallahu anhu) veya İmamü’l-Haremeyn (radıyallahu anhu) değildir; hatta İmam Ahmed b. Hanbel (radıyallahu anhu) de değildir. Selef kavramını yalnızca üç kuşakla sınırlarlar: sahabe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn. Bundan sonra gelen âlimler onlara göre kayda değer değildir; hatta ihtiyaç duymadıkları sürece dört mezhep imamına dahi atıf yapmazlar.

Vahhabilik ise 18. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhab tarafından ortaya çıkan, İslam’ı aşırı literal (lafzî) ve dar bir anlayışla yorumlayan bir düşüncedir. Vahhabiliği tanımlamak, Selefîliğe kıyasla daha zordur; zira ortada net bir yapı yoktur ama var olduğu iddia edilir. Mesela “tevhid” adıyla anılan bir kitapları vardır; fakat orada da somut-soyut bir şey görmek zordur.

Bu iki oluşumun bazı temel problemlerine değinecek olursak; İmam Şâfiî (radıyallahu anhu) hakkında “çok hadis bilmezdi”, İmam Ebû Hanîfe (radıyallahu anhu) için “sadece re’y ile amel eden biri”, İmam Mâlik (radıyallahu anhu) için “Muvatta ile bu işler olmaz”, İmam Ahmed b. Hanbel (radıyallahu anhu) için ise “o fakih değil muhaddisti” deme cüretinde bulunurlar. Bu dediklerim asılsız iddialar değildir erişime açık beyanlarıdır, herhangi bir mecrada bu tür sözlere ve daha kötülerine rahatlıkla ulaşılabilir.

Meselenin bir başka boyutu da, kendilerine “âlim” ve “müctehid” edindikleri kişilerin birçok ilimde ciddi eksiklikler taşımasıdır. Örneğin hadis ilminde “müceddid” dedikleri Elbânî’nin isnadı yoktur. İslam tarihinde isnadı olmadığı hâlde “muhaddis” diye isimlendirilen -onlar dışında bunu söyleyen yoktur- tek kişidir. Kendisi hakkında inşallah ayrıca bir yazı yazacağım. Bu yazı, oluşumsal bir değerlendirme amaçladığı için örnekleri çoğaltmanın anlamı yok, isteyenler kolaylıkla geri kalanına ulaşabilir.

Bir diğer büyük problem, dil konusunda aşırı yetersiz olmalarıdır. Mesela لاذ–يلوذ  fiili için şirk derler; çünkü fiilin anlamı “sığınmak”tır. Oysa hepimizin bildiği gibi Arap dili son derece zengin bir mecaz yapısına sahiptir. Kaldı ki şirk kastı olmadığı sürece bir fiil şirk olmaz. Ayrıca ulemaya karşı saygıları da oldukça azdır. Mesela Eş’arî ulemaya açıkça “ahmak”, “bid‘at ehli” derler. Oysa kendileri Allah’ın bir sandalyede oturduğunu, sandalyenin dolmasına ise dört parmaklık boşluk kaldığını iddia ederken basiretten ne kadar uzak olduklarını ortaya koyarlar. Zira dört parmak kaldığına göre, Allah’a mekân isnat etmeyi geçtik, sandalye -hâşâ- Allah’tan dört parmak büyük demektir. Sanırım fazla söze gerek yok; Allah şifa versin.

Biraz da kendilerinden uzaklaşıp mezhebin neyden oluştuğuna bakalım. Bildiğimiz bütün mezheplerin (Hanefîlik, Şâfiîlik, Hanbelîlik, Mâlikîlik, Ca‘ferîlik, Eş‘arîlik…) bir kurucusu vardır. Burada kurucudan maksat, ortaya birkaç fikir atıp ‘işte doğru yol’ diyip çekilen biri değildir; dinin bütün kaynaklarını kuşatan ve onları usulüne uygun şekilde değerlendiren âlimlerdir. Bu âlimler “bizden öncekiler bilememiş, hadi biz yeni bir şey kuralım” dememiştir. Aksine niyetlerini olabildiğince halis tutmuş, ulemaya saygıda kusur etmemişlerdir. Neredeyse her kavillerinden sonra “الله أعلم” (Allahu A’lem/ Allah daha iyi bilir) demişlerdir. Ayrıca İmam Şâfiî (radıyallahu anhu) dışındaki dört mezheb imamlarının eserleri öğrencileri tarafından tedvin edilmiştir. Kurucudan sonra bir eser, eserden sonra öğrenciler ve kesintisiz bir silsile gerekir. Zira âlimler eskiden kitaptan kendi kendine okuyanlara kitaptan öğrenen anlamına gelen “suhufî” ismini vermiştir ve onları ciddiye almamışlardır. Çünkü bu kimse hem kitabı(ilmi) kendi başına anlayabildiğini iddia eder hem de Peygamber Efendimiz’e sallallahu aleyhi vesellem dayanmayan bir silsile kurmaya çalışır. Oysa ilimde nesep sahibi olmak, dinin korunması açısından hayati bir unsurdur. Bunlar ise ilimde nesepsizdir.

Sonuç olarak, kendilerinin aslında selefi değil, la mezhebî (mezhepsiz) olduklarını öne sürmemizin -ki öyleler- sebeplerinin (her ne kadar saymakla bitmese de) birkaçını şöyle sıralamak mümkündür: mezhep olgusuna dair herhangi bir unsura sahip olmamaları, ilimde nesepsiz olmaları, “asıl kaynaktan almalıyız” diyerek dar anlayışlarıyla dinin aslını anladıklarını iddia ediyor olmaları, Alimlerimize karşı saygısız olmaları, Her şeyden öte, kendilerine hangi mezhebe tâbi oldukları sorulduğunda, hak mezheplerden birine nispet edilmeyi doğru bulmadıklarını gerekçe göstererek “selefin mezhebine tâbi olduklarını” dile getirmeleridir. Oysa yukarıda açıkladığımız anlamda “selefin mezhebi” diye bir şey yoktur. Aksine selefin mezhebini en doğru şekilde dört mezhep imamının mezhebinde buluruz; zira onlar şüphesiz mutlak müçtehitlerdi ve elbette kendilerini selefe atfeden ‘sözde selefilerden’ daha sıkı bağlıydılar selefe. Radiyallahu anhum ecmain. Hanbelî olduklarını iddia edenler ise İmam Ahmed’e çok çok cüz’î konularda ittiba ederler; geri kalan meselelerde ise “selefin mezhebi”ne tâbi olduklarını söylerler. Bu ise açık bir tahriftir. Din düşmanlığıdır. Bu kesime karşı bireyin, olabildiğince kendisini koruması gerekmektedir. Söylenenlerin ne kadar isabetli olduğu, ülkenin önemli fıkıhçılarından Ahmet Yaman’a sorulan şu soruya: “Hocam, kendilerini Selefî diye tanımlayan grupların iddiası, aradaki birikimi göz ardı edip dini doğrudan kaynaktan anlayıp almak. Bu durumda aslında onlar da mezhepsiz olmuş olmuyorlar mı?” şu şekilde cevap vermesi “Aynen öyle, tam olarak mezhepsizlik budur…” durumu açıkça ortaya koymaktadır.