23 Şubat 2026

Asrın Benzeri Görülmemiş Problemi

Çerçi Olması Gereken Akademisyenler

By In İstişare

Her tarafta onlarca seminer, onlarca çalışma… Modern dünyanın açlığını gidermeye çalıştığı bir “bilgi” iştahı ve bu bilginin ne olduğunun dahi tanımlanamaması problemiyle karşı karşıyayız. Her bir kelime, belki de paragraflarca açıklamaya muhtaç. Oysa gözümüzden kaçan çok daha ciddi bir problem var: Derinliği olmayan, hatta yüzeysel bile sayılmayacak bilgi birikimi olmayan insanların üniversitelerimizin kadrolarını doldurmuş, ‘istila’ etmiş olması.

Üstelik bu durumla yetinmeyip kendilerini rol model olarak sunan, kibirli, haddini bilmez, cüretkâr onlarca akademisyen ile karşı karşıyayız. Bu insan yığınıyla övünen bir sistem ve bu yığının sayısını artırmaya endekslenmiş bir eğitim süreci söz konusu. Bir noktaya kadar bu sayının artmasını ve bununla iftihar edilmesini anlayabiliriz(?) ancak bu iftihardan önce mutlaka şu gerçeği göz önünde bulundurmalıyız: Bu sayının çok ciddi bir kısmı yalnızca istatistik üretiminde materyal olarak kullanılmaktadır, toplumun herhangi bir ferdine somut veya soyut bir fayda sağla(ya)mamaktadır.

Bunu daha iyi idrak edebilmek için rakamlara bakalım. YÖK verilerine göre ülkemizdeki yükseköğretim öğrenci sayısı 6 milyon 715 bin 761. Bu öğrencilerin 3 milyon 714 bin 449’u örgün eğitim almaktadır. Akademik kadroya baktığımızda ise yine YÖK verilerine göre, yaklaşık 40 bini profesör olmak üzere toplamda 147 bin akademisyen bulunmaktadır (profesör, doçent, doktor öğretim üyesi ve öğretim görevlileri). Araştırma görevlileri teknik olarak akademik kadro içinde sayılsa da, ülkede çoğu zaman angarya işlerde “uşak gibi” kullanılmaları ve öğrencilerle neredeyse hiç yüz yüze gelememeleri sebebiyle bu hesaba dâhil et(e)medik.

Şimdi basit bir dört işlem yapalım: Öğrenci sayısını akademisyen sayısına böldüğümüzde, her bir profesör veya doktor öğretim üyesine ortalama 25 öğrenci düştüğünü görüyoruz. Böyle bir tabloda aslında muhteşem bir eğitim ortamının varlığı gerekirken, üniversitelerimiz kalifiyesiz öğrencilerle dolup taşmakta. Problem tam olarak da burada başlamakta. Zira akademisyenlerimiz, maalesef kendileri donanım edinemedikleri gibi, bu donanımı kazandırma çabası da göster(e)memektedir. Kendi söylediklerinin literatüre geçmesini, adeta kanunlaşmasını isteyen; kendi görüşü dışında doğru tanımayan bir anlayış hâkim maalesef. Böyle bir ortamda öğrencilerin donanımlı olmasını beklemek gerçekçi olmayı bir kenara bırakalım Polyannacılık bile olabilir.

Akademisyenlerin bu denli işlevsiz olmasının sebeplerinden biri de, akademisyen olma sürecinde ciddi ve sıkı bir elemeden geçmemeleridir. Bunun için birkaç örnek vermek yeterlidir. YÖK Tez’in veri tabanında yaklaşık olarak 700 bin adet tez bulunmaktadır. Arada bir açıp birkaç tanesine bakarım. Düşünün: 2003 yılında yazılmaya başlanmış bir tez, 2023 yılında bir araştırma görevlisinin “editörlüğü” eşliğinde tamamlanıyor. Tez yalnızca 75 sayfa. Ancak yazımından noktalamasına, terimlerinden terminolojisine kadar yüzlerce hata barındırıyor. Tezin konusu kadın haklarına çözüm olarak Fatma Mernissi. Tezin iddiası ise şu: 1500 yıllık İslam geleneğinde âlimler kadın haklarını kendi çıkarlarına göre eğip bükmüş, çarpıtmış; bunu ise “dini bütün” Fatma Mernissi çözmüştür. Oysa Fatma Mernissi, sigara içen tesettürlü olmayan anılarında açıkça “otobüste insanlar Müslüman olduğumu anlamasın diye aynayı çıkarır, rujumu sürer, makyaj yapardım” dediğini yazan feminist bir bireydir.

Yine dört işlem yapalım: Bu tezin sahibi ortalama 97 günde bir sayfa yazmıştır. 1 sayfa için 97 günlük mesai??!!! her bir sayfadan adeta onlarca pınar akması gerekirken, bırakın derinlik bulmak, on sayfa üst üste okumak dahi mümkün değildir. Bu tezin nasıl onaylandığını anlamak pek güç… (Buradaki amacımız insanların çabalarını veya başarılarını küçümsemek değil kocaman bir problemin binlerce parçalarından birkaçına dikkat çekmeye çalışıyoruz sadece) Başka bir tez örneği alalım: Sosyoloji alanında yazılmış, devrik cümlelerle ve kronolojik hatalarla dolu bir metin. Okumak yine mümkün değil… Çukurova Üniversitesi’nde yazılan bir doktora tezinin 1,5 sayfasının doğrudan intihal olduğu, tez onaylanıp yayımlandıktan sonra tespit edilmiştir. Parayla yazılan tezlerin ise haddi hesabı yok. Bana dahi yaklaşık iki ay önce, yapay zekâyla tez yazmam için teklif yapıldı…

Bahsettiğimiz 700 bin tezin içinde bunun gibi ve daha kötü örneklerin sayısı epey fazla. Bu kötü örnekleri çoğaltmanın bir anlamı yok. Hâsılı kelam, eğitim kadromuzun niceliği elbette önemli ancak niteliksiz bir niceliğin maalesef bir kıymeti yok. Gönül ister ki hepimiz alanında yetkin, dünyanın en iyi akademisyenleri olalım; ancak bu gerçekçi bir beklentiden epey uzak.

Asıl problem, toplumun -bilinçli ya da bilinçsiz şekilde- özellikle yükseköğretimdeki eğitimcilere yüklediği “abartılı yetkinlik” algısı ve bu yetkinliğe duyulan ihtiyacın, gerçekte vakıada karşılığı olmamasıdır. Biraz düşünürsek bu durumun, modern seküler dünyanın bize sonradan yüklediği bir değer yargısından ibaret olduğunu anlarız aslında.

Yazıyı, bu metne ilham olan çok kıymetli hocam M.E.T.’nin şu sözüyle bitirmek istiyorum: “Evet arkadaşlar, bazen heyecanlanırsınız; ‘bakalım insanlar neler yazmış, biz neler yazacağız’ diyerek YÖK Tez’i açarsınız. Sonra bir bakarsınız ki siz oturup yazsanız daha iyi bir tez yazarsınız. Çünkü tezi yazan da, tezi onaylayan da Ümmete ve insanlığa fayda amacı gütmeden yazmıştır. Tezi okuyamazsınız; anakronizm vardır, anlatım bozuklukları vardır, akıcı olmayan bir Türkçe vardır. Sonra ‘bunu kim akademisyen yaptı?’ dersiniz. Akademisyen olacağına keşke çerçi olsaydı dersiniz, haklısınız. Aslında bunlar akademisyen değil, çerçi olması gereken insanlardır. Tahkir için söylemiyorum; senin yerin amfi sahneleri değil, çerçiliktir. Keşke o akademisyenler çerçi olsaydı da sizler daha iyi yetişseydiniz.”