Bazı insanlar yaptıklarıyla geride anlamlı bir iz bırakırlar dimağlarda. İnsanlar onları anarken hep gönüllerinde bir yerde o kişileri var eder, onların yapmak için feda ettiklerini düşünürlerdi. Çünkü ne kadar güzelliği geride bırakmışlarsa o kadar çok yücelirdi. Yankısı ,düşmüş kar tanelerinin açtığı yollarla toprak tarafından özümsenirdi. Toprak yaşananları içinde var eder. Sonsuza kadar zamansız halinin içine nakşederdi. O her zaman hak edene, hak ettiğini verirdi.
Matemsiz bir havanın kokusu yayılırdı etrafa. Onu tüm canlı olanlar hissederdi. Uzaktaki bir taşlıktı orda. Oraya ulaşmadan kimse varamazdı karşıya. Ya toprak olurdu kişi, ya da toprağı var ederdi. Çığların altında kalan bir avcıyı kurtarmak için kimse kılını kıpırdatmaz ama, istemsizce göllerin üzerinde yürüyen bir sarhoşu sudan çıkarmaya koştururlardı. Çünkü insan her zaman insandı. Nerde olursa olsun hep aynıydı.
Uzun seneler evvel, henüz bildiğimiz olayları yaşamadan önce evren; zaman, hala anlamsız bir olguydu. Ölmek bağırlardan sıyrılacak bir merhale değildi. İnsanlar toplanarak birbirini yeni tanıyor; sevginin, nefretin içlerinde filizlenişine canlı tanık oluyorlardı. İlk kasabalardan birini oluştururken herkes o puslu mavi havanın içinde kendine ruhunda canlı renkler barındıracak çıkış istiyordu. Yolda olmak için artık isteksiz, savaşmak için yaşlanmıştı akılları. Artık gençliğin deliliği ve cesur adımları içlerinde yoktu. Eskiden büyük ormanların içinde büyük ağaçların arasında dolaşırken karşılarına çıkacak her tehlikeyi asker gibi savuştururken gayet arzulu ve huzurlulardı. Fakat şimdi O kadim ağaçları etraflarına korunmak için çeker olmuşlardı.
O kasaba yapılırken de orada olan genç bir çocuk aslında orada olmamaları gerektiğine inanıyordu. O bir dağın varlığından haber almıştı. Bilgisiyle yücelmiş kocaman bir dağ ona gelenlere huzur bahşediyordu. Çok eski bir efsane gibi duran bu hayal, toplumu tarafından masal adıyla anılmıştı. Fakat o genç içinde diğerlerinden farklı bir hissi taşıyordu. Herkesi bire yuvarlayınca sanki toplamdaki zerre, devreden sayıların en küçüğü, yokluğun var olmak için taşıdığı en küçük partiküldü. Fakat tek genç içindeki böyle bir hissin yoğunluğundan geceleri uyuyamaz, uyusa da koca dağın yüceliğini görür olmuştu. Yerinde saymak anlamsız diyen bir babaya, yerinde sayarken kendini unutursun diyen bir anaya sahipti. Onları ormanın içinde kadim ağaçların arasında toprağa gömeli çok olmuştu. Fakat yine de onlara olan ödenemeyecek kutsal bir borcu vardı. Ne de olsa akmayan zamanın içinde aşkıyla günleri içlerinden devir daim ettiren onlardı.
Aşk öyle bir duyguydu ki içlerinde güneşler doğurup günü bitirebilirdi. İçlerinde fazladan bir can, fazladan bir ömür taşırdı. Sanki kasaba toplumunun aradığı renk buydu. İçlerinde açmak istedikleri nefes yeri, yaralarını iyileştirecek merhem, eski günlerdeki gibi onları genç yapacak bir iksirdi. Aşk, puslu, soğuk mavi havada ateşin rengi, çayın sıcaklığı, hayvan postunun korumasıydı. Aşk bir çocuğu büyütecek, onu herkesçe Erendiz olarak tanıtacak yüce inançtı.
Bu küçük medeniyeti inşa eden insanlar sessizdi. Büyük bir savaşı kaybeden halk gibi acılarını içlerine gömmüşlerdi. Konuşsa biri sanki hepsi birden ağlamaya başlayacaktı. Erendiz durumun vahametinde metanetliydi. Herkes kendi ahşap esaretini inşa ettikten sonra dışarıda karların üzerinde yalnız uyuyordu. Herkes eski günlerin şanını ve samimiyetini unutmuşken o tek bir kişi olarak halkının eski inançlarını temsil ediyordu. Halkı ise kendini bambaşka bir varlığa dönüştürüyordu. Zaman geçti, tek bir kişi onun o kar yatağına sinmiş halini gördü. İçten bir şekilde Erendiz’in yanına geldi ve tebessüm etti. Genç adam uyuyordu fakat ne olduğunu kalbi anlamıştı. Çünkü zaman akmıştı. Akan zamana aşık kalpte atmıştı. Gözlerini araladı, yağan karın altında, kasabanın oradan gelen sarı ışıkların altında genç bir kızın ölümsüz çehresini gördü. Çehresi nadasa bırakılmış güç deviniminin, inanç silüetinin, tanrı parçacığının anka kuşuydu. Derin kuyulardan gelen boğuk bir iniltinin sesi gibiydi adım sesleri. Toprak onun her adımında sanki içinde varlığın alegorisini bozan bir ezgiyi nakşederdi kendine. Aldığı nefesler için ondan kimse hesap soramazdı.
Genç kız dizlerinin üzerine çömeldi. Sanki bir kuraldan saklanırcasına fısıldayarak “Ben sana inanıyorum” dedi. Erendiz kaşlarını çattı. Yalnızlığının yıldönümünde bir şeyler değişmişti. Yattığı yerden kalktı ve sanki var olmayan gökyüzüne baktı. Beraber puslu havaya baktılar. Fakat insanlar artık değişmişti. Esaret, onların kendi içinde kalan son özgürlüğü de prangalıyınca artık dışarıdaki özgür insanları esir alma derdine düştü. Onlar eskinin hatırlattıklarını kaldırmazlardı. Yoksa kendilerini tanır, tezatlık karşısında titreyen mumların sonu gibi eriyip biterlerdi. Onlar geçmişi yok etmeliydi. Acımadan her izini silmeliydiler dünyadan. Onlar gençleri öldürmeliydi. Ellerine ahşaptan yaptıkları mızrakları alarak onlara doğru öfkeyle koşmaya başladılar.
Gençlerin alınları genişledi, burun delikleri büyüdü. Bir zamanlar inançlarıyla beraber var oldukları kardeşleri, şimdi onları inançsız halleriyle kovalar olmuştu. Çamurlu yollardan koşarak mavi dünyanın en eski hakimlerinden biri atlarının yanlarına koştular. Hızlıca eyerlerinin üzerine bindiler ve Yüce Dağa doğru yola çıktılar. Sandılar ki diğerleri onların peşini bırakırdı. Lakin buna izin veremeyecek kadar kör ve açlardı.
Gençler henüz kasabadan çıkmadan tam yüz atlı arkalarından koşturuyordu. Atların ayakları çamurlu toprağın üzerinde kaderi taşıyordu adeta. Sanki oradan çıkacak sonuç bir topluluğun başını ve sonunu belirleyecekti. Erendiz nesillerdir atalarında olan demirden bir kılıçla kendisine savurulan mızrakları savıyordu. Yanındaki genç kız ise hiçbir şeye sahip değildi. O sanki yok gibi, sanki var olmadan var olabilecekmiş gibi arkadan ona yetişiyordu.
Genç kız onu, henüz ismini bile bilmediği, belki de yıllar sonra ses tellerini kullandıracak kadar çok sevdiği ve inandığı bu gençle tanıştığına hala inanamıyordu. İnancı onun yaşamaya çalıştığı şeyin doğru olduğuydu. Kendisi dahil herkes özgürlüğü esarette ararken onun eziyetle, eskiyi hatırlamakla, maziyi içinde yaşatmak cesaretiyle uzun zaman yaşamasına şaşırıyordu. Kendi isminin anlamını düşündü. Tebessüm etti. Bir anda göğsünde büyük bir delik ve acı hissetti. Başı atının yelelerine düştü. Daha sonra dizginlerden elleri kayıp gitti. Ölümsüz çehresi artık etrafındaki hayatın rengini almaya başladı. Biraz daha ilerledikten sonra atından düştü.
Erendiz’in gözleri ona inanan genç kızın üzerindeydi. Bir ona bir de neredeyse kendilerine yetişmiş yüz atlıya baktı. Hiç düşünmeden atını genç kıza doğru sürdü, atın yanına doğru yattı ve eliyle onun kolunu kaptı. Birden gelen bu ağırlık karşısında dayanamadı ve dengesini kaybederek yere doğru düşmeye başladı. Son anda diğer eliyle atın üzengilerinden birini tuttu ve hızlıca yol almaya başladılar. Yerdeki kar ve kayalar ikisine de çarpıyordu fakat arkalarından gelen öfkeli kalabalığın onlara yapabilecekleri karşısında kıyaslanamazdı. Erendiz iyice yoruldu fakat genç kızı bırakmak gibi bir niyeti yoktu. İnancı öyle büyüktü ki sanki kilometrelerce buna devam edebilirdi. At yüksek bir tümsekten geçerken gencin eli kaydı ve üzengiyi tutamadı. Bunu gören öfkeli atlılar daha da hızlandılar.
Genç kız gözlerini son kez açtı ve genç adama baktı. Onun rüzgarda dalgalanan uzun saçlarına, genç sakallarına. Tebessüm etti ve sonunun böyle olduğuna sevinerek son kez soğuk havayı içine çekip bıraktı. O toplumun söylenilecek son sözünü söyledi: “Beni bırak.” Erendiz’in gözlerinden yaş geldi. Hızlıca elleriyle yerdeki karları ismini bile bilmediği genç kızın üzerine attı. Artık toprak adımlarını aşkla takip ettiği genç kızın varlığının şerefini sonsuzluğa anlatabilirdi. Artık onu ölümsüz yapabilirdi.
Erendiz genç kızı terk etti. Olanca gücüyle Esirgen Gölü’ne doğru koşuyordu. Kafasının hemen yanından bir mızrak geçti. Arkasından gelen yüz atlının nefes alışverişleri değişmişti. Öfkeleri daha çok artmış, onu ellerine geçirirlerse paramparça edeceklerdi.
Esirgen Gölü’nün üzerindeki buz tabakası inceydi. Eğer öfkeleri gerçekten onları kör ettiyse bunu fark etmez ve Erendiz’i takip ederken hepsi soğuk suyun dibine gömülürdü. Fakat içlerinden biri -en yaşlı olanı- bunu fark etti. Gölün etrafından dolaşmaları gerektiğini işaret etti.
Erendiz arkasına bakmadan koşuyordu. Arkasına baktığında yüz atlıdan çok buzları kırılmakta olan bir göl görmekten daha çok korkuyordu. Çünkü gölün soğuğu paramparça olmaktan daha acılıydı. Acıyı temsil ederdi bu göl. Dostların terk edişleriyle dolmuş, göz yaşlarıyla soğutuştu kendini. Göl intikamdı.
Nefes alışverişi değişmişti. O kadar hızlıydı ki atlıların ona yetişemeyeceğini düşündü. Fakat gölün sonuna geldiğinde onu kıyıda takip eden onlarca kişiyi gördü. İçinde bir şey hissetti. Tekrardan hissetti içinde zaten var olan bir şeyi. Cesaret.
Erendiz kılıcın kınından çıkardı ve kendini hazırladı. Kıyıya vardığında ona yetişmiş iki kişi saldırdı. Erendiz ikisini yakaladı ve kılıçtan geçirdi. Öfkeli kalabalığın başındaki adam önündeki cesur haini tanıyordu. Elindeki silahın gücünden de haberdardı. Ümidin ne kadar tehlikeli ve derin yara açan bir silah olduğunu tecrübe etmişti.
Erendiz’in amacı savaşmak değildi. Hayır onun gözleri cesaretten kör olmamıştı. O Yüce Dağa ulaşmak için her şeyi yapacaktı. Bunu artık kendisi için değil, ona inanan genç kız için yapacaktı.
Kalabalık yanına vardığında ona fırlatılan mızrakları kılıcıyla savurarak ilerledi ve kendine bir koridor buldu. Hızlı ve çevik adımlarla herkesi geçip ormanın içine daldı. Erendiz koşarak uzaklaşıyordu. Ölmekten korkmuyordu ama ölmeyi hak etmiyordu da. Arkasından atılan mızraklar azalmıştı ama içlerinden birisi sağ ayağına isabet etti. Sağ baldırının yarısı yok olmuştu. Erendiz mızrağı çıkarttı ve ilerlemeye devam etti. O an çokta uzağa gidemeyeceğini anladı. Karşısındaki ağaçların arasından bir tepe gördü. Hiç ağaç yoktu. Yalnızca kar ve altından çıkmış otlar vardı. Olanca gücüyle tepenin yamacına vardı. Tepenin doruğuna kadar sızlanarak ilerledi. Her adımını attığında gördüğü manzaranın güzelliğide artıyordu. İçten içe Yüce Dağın manzarasını düşündü. Tebessüm etti. Aklına genç kız geldi. O da sanki aynen böyle tebessüm etmişti. Aynen yüce bir dağın manzarasını görmüş gibi.
Öfkeli halk tepenin etrafını sardı ve hep beraber bir çember oluşturdular. Beraber adımlayarak tepenin doruğuna ulaşmak için çemberi daralttılar. O an da hiç olmamış bir olay yaşandı. Puslu hava sadece tepenin üzerinden görülecek bir şekilde açıldı. Sanki birisi şimdi olacakları izlemek istiyordu. Gökte ise bir parıltı belirdi. Sanki oraya açılmış bir delik gibiydi. Arkasındaki bembeyaz ışığı kaçıran bir gözcüktü. Erendiz ona baktı. Tüyleri diken diken oldu. Gökyüzünü gören ilk kişiydi. O parıltı her neyse, ya da her kimse; onunla ilk göz göze gelen oydu.
Erendiz kılıcıyla hazırlandı. Rüzgar uzunca saçlarını dalgalandırıyordu. Kısa ve toy sakallarıyla genç adam, etrafını saran yüz mızraklı adamla savaşmaya hazırdı. Aralarından en yaşlısı mertçe savaşmak istedi. Sakallarının rengi beyazlaşana kadar çok savaşmıştı ve öfkeli olsa da gururunun önüne geçememişti. Geçmişini zalimce yok etmeye gönlü elvermemişti belki de. O gün Erendiz ona doğru tek tek gelen tüm düşmanlarını gökteki parıltı şahitliğinde yere serdi. Sona ise beyazlamış sakallarıyla en yaşlı kişi kaldı. Yaşlı adam pelerininin altından kendi kılıcını çıkardı ve tepenin doruğunda savaşmaya başladılar.
Erendiz öldürücü darbesini yaptığında düşman çevik bir hamleyle kılıcını onun kalbine sapladı. Erendiz son bir güç ile sakat olan sağ ayağını ileriye doğru atarak kılıcını yaşlı adamın göğsüne sapladı. Ve şimdi her şey onun için orada sona erecekti. Yüce Dağ için ömrü boyunca diri tuttuğu inancı onu buraya kadar getirmişti. Ne kazanmıştı da bunların tümüne değecekti.
Erendiz öldü ve onu izleyen parıltıyı bulutlar tekrardan örttü. Puslu, mavi, soğuk hava tekrardan tepenin üzerine hakimiyetini kurdu. Kar yağmaya başladı. Tüm cesetlerin üzerinde beyaz katman belirdi. Toprak hepsinin hikayesini dinledi. Herkese hak ettiğini verdi. Erendiz sonsuz bir yankıda kendini tanıdı.
Bu olaydan sonra tepeye kimse çıkamadı. Kimse ne oraya çıkacak gücü ne de ağaçların arasından bir yolunu bulabildi. Doruğunda ise oraya bakanlar için Erendiz’in silüeti belirirdi. Sanki canlı bir heykel gibi orada etrafı gözetlerdi. Bu savaştan sonra o tepe Cenk Tepesi olarak anıldı.
Bazı insanlar yaptıklarıyla arkalarında çözülemez bir his bırakır. Bu bir efsanenin var olmasından çok daha zordur. Bir hissi kendi varlığına has kılabilmek o hissi her defasında yaşatabilme gücündendir. İnancın kuvvetini hissettirecek bir ölümü herkes anar. Soğuk ve mavi hayatlarında aşkın rengini oluşturan herkese herkes saygı duyar. Çökmez gece üstümüze burada, burada yaşamanın bir bedeli var derler. Zamanı içinden geçirecek bir aşkla inancı yaşamadan göçmenin çilesini yaşama ihtimalinin eziyeti, tüm ömrünüzde sizi yer bitirir. Öksüz kalabilirsiniz. Kadim ormanlarda dolaşabilirsiniz. Kimsesiz ve yapayalnızda olabilirsiniz. Ama bunlara esir olamazsınız. Yoksa puslu havaya karışır, yok olup gidersiniz.
Erendiz gözlerini açtığında göremedi. Gözleri öylesine kamaştı ki kendini yere attı. Sırt üstü uzandı toprak üzerinde. Güzelliği görülünce bu var olamaz, bu varılamaz denilecek gökyüzüne baktı. Karın olmadığı çimleri hissetti. Ellerini yanlara doğru açtığında birisini hissetti. Kulakları onu duydu: “Sana inandım Yüce Dağ”