19 Kasım 2025

Bekleyiş

Köprünün Ötesindeki Diyar

By In Hikayeler 15

Dinlenmeden kimse geçemezdi karşıya. Karşısının ılık ve huzurlu havası için herkes layık olamazdı . İnce ve taştan bir köprüydü ortada. Dinlemeden eskiyi, geçemezdi karşıya asla. Yaptırmadan cenazeyi; yaktırmadan o içten acılı ağıdı, varamazdı varlığa. Yokluktan can bulamaz, ruh çağıramazdı kendine. O ince köprü bir sığınaktı . Adaletin sıcak kaldığı bir barınaktı . Öyle metruk duran,  sanki suyun bile hayat vermekten çekineceği bir taştandı . Kendi yarıklarından su akıtan bir kaya: öyleki içinden ölümü sevdiren  yaşamak  akardı .  Köprüye varanların  ayak  sesleri  değişirdi. Kulaklarında derin bir kuyunun yankısındaki boğuk iniltiyi duyardı . Küçük bir yansımaydı doğadan, belki de ciddi bir yanılsamaydı aklından. Ne olursa olsun gözlerinde hep silik mavi, sisli, kirden ırak, nemsiz ve duru bir görüş vardı . Sanki gözbebekleri ateşlenmiş, hüngür hüngür ağlayan yeni yakılmış bir ateş oluvermişti. Ateşte yanan odunların yakararak patlamaları nefesini takip ediyordu. Kişi nefeslerinin kendine ait olduğunu kanıtlamak zorundaydı . Öyle ki nefes, verilen ama alınabilen bir şey değildi orada. Köprü,  sizin  nefesinizi,  gözlerinizdeki  ağlayan  ateşi;  yalvaran, boğulmadan önce kurtarılmak için adımlayanın ayak sesini kendine haraç olarak alırdı . Adalet terk edildiğinde tanrı, insanı köprüye çıkaran patikalara sokardı . Akciğerini tanıyan, nefesini saklar; bitmek bilmeyen uzun bir mezar serüveni için korurdu onu. Diri diri yanan bir erdeme dönüşmeden önce adalet, nefesini insanlarla beraber tutmayı öğrenmişti. Toprağın soğuğunu kendisine bir aracı bellemişti. Köprüden sonrası için, bir imtiyaz vermek için, yaşatmak için, insana tanrıyı vermeye çalışmıştı . Köprüden sonrası sıcaktı . Öncesinin kar kaplı toprağının, soğuk ve yalnız doğasının  içerlerde  bir  yerde  açtığı  derin  yarıkları  güllerle doldurabilirdi. Orada hayat vardı .

Üç genç uzunca bir dağın doruğunda konuşmayacaktı . Yeminleri kutsal bir metnin  renklerine  olan  vefalarındandı .  Planlarını bakır ve  altından yapmışlardı . Dağ onları tanıyordu. Tanımasaydı kazık denmezdi ona. Ona kazık diyenler dağların neden yüce olduğunu bilirdi. Çünkü dağlar ilmiyle yücelir; ilmini dünyaya gömdükçe, çakıldıkça yükselirdi. Onlardan esenlik bulanlar, toprağı, bitkisi, ağacı olurdu. Lakin bu gençler öyle değil. Bunlar kalmadan, ekilmeden göç etmek isteyenlerden. Bunlar topraktan, ama toprağı götürmek isteyenlerden. Sağdaki genç eline bir bardak aldı . Kahvesini yudumlayınca tadı kendisi değil ortadaki arkadaşı aldı . Ortadaki tadı aldı fakat gözleri kendi gözleri değil solundaki arkadaşınındı . Soldaki, ortada algılarını çarpıştırmaktaydı . Etrafını yarı çevreledikleri ateş cayır cayır yanmaktaydı . Işığı veren ateşti ama yanan gençlerdi. Rüzgar esiyordu ama görünmeden dolaşan onlardı . Gözlerini kıstı  ve uzakta duran, vadinin arasına saklanmış ince, küçük köprüye baktı . Günlerden yoksun, zamandan yoksun bu yerde vakit denilen kavram mekanlardı . Köprü gelecekti. Gelecek olana gidecek vardı . Ortada mı buluşsalardı? Yoksa biri beklese diğeri gelir miydi?

Gençler çantalarını sırtlandı ve ayağa kalktılar. Yanlarındaki suyla dolu kovayı başlarından aşağı üzerlerine boşalttılar. Ateş söndü. Rüzgar durdu. Adımlarını atmaya başladılar. Çam ağaçları arasından hızlıca koşar adımlarla gidiyorlardı . Artık nefesleri ipotek ediliyor, adımlarını atan bacaklar  esaretinden  kurtulmak  için  can  atıyordu.  Üçüde  varlığının gerçekten var olmadığını öğrenmek istiyordu. Üçü de varlığın anlamsızlık yasasının göğüslerine yapıştırdığı öksüz yaftasından kurtulmak istiyordu.

Ortada koşanın ayağı taşa takıldı . Sağındaki yere düştü, yüzü gözü kar oldu. Karın soğuğuyla gözlerini sımsıkı kapattı . En soldaki gözleri açıkken göremez oldu ve o da düştü . Ayakta kalan yalnızca ortadakiydi ama o da üzüntüsünden yere yığıldı . Köprü ilerdeydi. Gözleri onları yanıltmıyordu fakat artık zaman aleyhlerindeydi. Ne köprü yaklaştı onlara, ne de onlar adım atabildi. Atsalardı da mesafe artık değişmeyecekti.

Bir muammeyattı son düzlük yolcuların karşılaştığı . Başta söylenen ilk söze  aldırmayanların  çileden  kaçamayacağını  anlatırdı.  Her  biri çantalarından birer kürek çıkarttı . Yeri, toprağı kazdı . Sığacakları birer delik oluşunca ikisi kendi çukurlarına girdi. Üçüncü kişi üzerlerini toprakla örttü . Diri diri gömülmedi onlar. Onlar diri diri yaşamak için gömüldü . Ama sona kalan girdiği çukurun üzerini kapatamadı . Ona yardım edecek yoktu. Çukurundan çıktı . Karşısındaki köprüye, sonra yanında duran rahimlere baktı . Ardından kocaman bir ateş yaktı . Ateşe ne kadar odun atarsa o da o   kadar yanıyordu. Teni kızıllaştı . Lakin yetmedi. Genç, ateşin içine girdi. Yanacağını düşünerek o cesaretle atmıştı adımını . Ama o yanmadı . Ateş, genci yakmadı . İçinden geri dönmek geldi fakat güvendi.

Bir muammeyattı son düzlük yolcuların karşılaştığı . Başta söylenen ilk söze  aldırmayanların  çileden  kaçamayacağını  anlatırdı .  Her  biri çantalarından birer kürek çıkarttı . Yeri, toprağı kazdı . Sığacakları birer delik oluşunca ikisi kendi çukurlarına girdi. Üçüncü kişi üzerlerini toprakla örttü . Diri diri gömülmedi onlar. Onlar diri diri yaşamak için gömüldü . Ama sona kalan girdiği çukurun üzerini kapatamadı . Ona yardım edecek yoktu. Çukurundan çıktı . Karşısındaki köprüye, sonra yanında duran rahimlere baktı . Ardından kocaman bir ateş yaktı . Ateşe ne kadar odun atarsa o da o   kadar yanıyordu. Teni kızıllaştı . Lakin yetmedi. Genç, ateşin içine girdi. Yanacağını düşünerek o cesaretle atmıştı adımını . Ama o yanmadı . Ateş, genci yakmadı . İçinden geri dönmek geldi fakat güvendi.

Gece olduğunda zamansız bir mekanda dört saat önce bulundukları dağda ışık huzmeleri belirdi. Gözleri kapalıydı, görmemişti fakat bir his: Yalnızlığın olmadığı bir dünyanın hissi…  Ellerinde meşalelerle yüzlerce kişi  koşarak  ona  geliyordu.  Kim  olduklarını  bilmiyordu.  hiçbirini tanımıyordu.  Bu  hayatında  diri  diri  gömdüğü  dostlarından  başkasını görmemişti.

Siyah pelerinli yüzlerce kişi gencin yanına geldiğinde zaman yavaşladı . Sanki bunca zamandır günler, kişinin içinden geçiyormuş da şimdi o dahil olmuştu günlere. Sanki varlığını yok edip, kendi içindeki yoklukta var etmişti kendini yeniden. Meşaleli kişiler yaklaştığında hepsinin yüzü belli oluyordu. Hepsi baştaki üç gençten biriydi. Hepsi birbirlerinin aynısı, hepsi birbirlerinden bir parçaydı . Yavaşça yerde yatan genci kaldırdılar ve omuzlarına aldılar. Genç, ellerde tutulan meşalelerin sıcaklığını hissetti. Yüzünde yorgun bir tebessüm belirdi. İlk sözün mutlak inancıyla sabretmişti.  Güvenmişti.  Zamanın  var  olmadığı  bir  yerde,  zamanın ilerleyebileceğine inanmıştı . koşar adımlarla yüzlerce insan onu biraz ilerideki köprüye götürüyordu.

İlk kez sis dağıldı . Sanki adalete yaklaştıkça insan, ancak o zaman bir kalbe sahip oluyordu. Gözleri gökleri gördü . Yıldızlar gerçekmiş dedi içinden. Ardından ay, ışığını gence gösterdi. O anda nefes alınabilen bir şey olmaktan çıktı . Köprüye gelmişlerdi. Adım sesleri dipten gelen o sesi çıkartıyordu. Nefesler tutuldu, unutulmuş bir erdem ışığında büyük bir sorgulama başladı .

Kimse özel değildi. Zamanın var olmadan akması yalnızca tek kişinin aklı içindi. Omuzlarda taşınmak kimseye nasip olmazdı . Hayaliyle kendine güç veren yine kendiydi. Rahimlerde ne olduğunu yalnızca Tanrı bilir. Arkadaşlarının akıbeti bilinmez ama o bir yerdeydi. Gözleri kamaşmıştı . Toprağa uzandı . Güzelliği görülünce bu var olamaz, bu varılamaz denilecek gökyüzüne baktı .  İlk defa yeminini bozdu. Ses tellerini kullanarak, fısıldarcasına: “Ben neredeyim?” dedi.

Written by Eyüb Ensar Karal

Ne işe yarayacak diye soramazsın Dünyanın sonuna varmak için Bildiğin bütün kelimeleri unutmalısın