Üsküdar’ın metruk sanılan eski yeraltı karargahlarından bol yıldızlı apoletlerimle ayrıldım. Merdiven altı el işlemesiyim; sezaryen doğan onca veli şahsiyetin aksine. Arka sokakların çocuğuyum. Celalinden Cemalin doğduğuna bizzat şahitlik ettim. Güzelliği ve saf, hudutları aşkın bir aşkı defaatle asırlar boyunca tecrübe ettim. Sıtma hastalığım; devreden, akseden tüm zamanların yaşayan devi üstadın bana seçkin muhtırasıdır. Sâlikler gözlerini kapatmadan görmeye başlayamaz. Ahdettim: Cürmümü o bereketli arzda süründürmek için. Vakfettim mevcudatımı, hüviyetimi, zamanın ve mekanın tekilleştiği o tümel varsayım arenalarında. Dizlerim bükülür ve nakaratlar saçılır serçelerin önüne. “Allah” diye bağıran Kırgız’ın evinde buldukları silahla vurulurum. Kanım akar ırmaklara doğru / ırmaklara karşı.
Parmenides, benim gönlümün sana olan müsbet meyline şahitlik ettikten sonra Herakleitos’a uzun satırlarla reddiye yazdı. Sana dair, iradeden yoksun zamansız bir düşüşün idrakini “Cemal” başlığıyla kaleme aldı. Kanım ısındı, kanım karışmadı. Ve ben ancak ırmakların çeşnisindeki lezzeti tattıktan sonra hak verdim suyun kaynağına varmak isteyen evliyalara. Irmağın içinde yol aldıkça ırmak içime evrilir oldu. Uyanık kaldığım gecelerin kuşluk vaktine varmadan kendimi ırmağa raptedilmiş buldum. Celalin gözündeki cemali seyreder oldum. Irmak düştü dibine gönlümün, öksüz kaldı, lağvetti yamacında konuşlanmış askerlerin kışlalarını. Harflerin bulanıklaştığı bir vakitte, damlaların aniden kabzettiği pazılarımın, istemsizce savrulduğunu fark ettim. Şelalelerin üst katında ödeme bekleyen veznedarın aksi bakışlarının haberdarıyım.
Irmak, avuçlarımın içindeki yarıklardan süzüldü önce, sonra alnıma çizilmiş mukadderatımı belledi. En son gönlümün orta yerindeki zelzele kalıntılarına sızdı. Bense sulardaki aksimden kaçtım; kovalar gibi kaçan aksimi. Yürüdüm, nereye gideceğimi bilerek, nereye gittiğimi bilmeden. Gönlüm bir korla yanıp tutuşurdu. İleriye atılmaktan geri kalamaz, ayrı duramazdı silah seslerinden. İsyan etmedi hiçbir zaman, devrimci değildi. Irmak, gömlek peşine düştü. İyice boğuldu kendi serin sularında. Olmayan gölgesinde serinler oldu. Aynı benim gibi kendi gölgesinde yalancı bir sekinet buldu.
Ben ezelden beri topraktan ayrılmamış bir gülü sevdim. Uçsuz bucaksız lale tarlalarından, yaldızlı bostanlardan firar ettim ona. Irmak en dibe vurduğunda bir gülle karşılaştı. Kırmızı renginin heyulası. Ve ben ırmağın çeşm-i giryan’ına vardım. Meşayih ismimi sayıklar olmuş, yolumu gözler. Uğultular kulağımı kanatır: “Çocuk, ırmağa düşeceksin.” Irmaksa o sırada gönlümde boğulur. Dibindeki gül bir ismi sayıklar. Evliyalar beni zapteder. “Irmağın dibinde bir gül var.” Urganlar boynumda. İsmim göğsüme yaftalı ve darağacında. “Gülün içinde aynı ırmak”
Hâlim nasıldır bilir misin? Pınarlar, akarsular, nehirler, çaylar akar; ırmak akmaz. Desem ki ırmak çekinir gülü incitmekten. Gülzârın dikenleri tenimdeyken çekinmem ama ya tek bir yaprak düşerse, ya toprak kabul etmezse. Beri kalmalı; ırmak, hasretten hüsran olmaz ne olsa. Lakin artık gül kendi gönlüne düşmeli. Irmağa düşmeli. Irmaklar ve meşayihin ıslak gözleri kurumadan evvel, ırmaklar dibindeki gülü kurak topraklarda terk etmeden, gözler sarih bir beyan ile varmalı asıl meskenine.